13 May 2024

"Hititlerin Anadolu’daki asıl başarısı şehirleşmekten çok devletleşme"

Prof. Dr. Metin Alparslan ile Hitit medeniyeti üzerine konuşup tarihî izlerin peşine düştük.

Hititlerin Asurluların boşluğunu doldurarak Anadolu coğrafyasına yayıldıklarını ve yerel unsurlarla karıştıklarını biliyoruz. Peki, Hititler Anadolu’ya nereden geldi ve nasıl faaliyetler bulundular ki Anadolu denilince akla onlar gelir oldu?

Aslında Hint-Avrupalı toplumların en geç M.Ö. 3. binyılda Anadolu’da olduklarını Mezopotamya belgelerinden tespit edebiliyoruz. Bunların içinde muhtemelen Hititler de vardı. Anadolu’ya tam olarak ne zaman ve nereden geldiklerini tespit etmek şu ana kadar mümkün olmadı. Asur Ticaret Kolonileri Çağı olarak adlandırılan dönemde -yani M.Ö. 1950-1730 yılları arasında- Hint-Avrupalı toplumun daha da yaygın bir şekilde Anadolu’da var olduklarını söyleyebiliriz. Ancak şunu belirtmek lazım; Asurlar Anadolu’ya yerleşmek için gelmediler, sadece ticari işlerini yürütüyorlardı. Hititleri Anadolu’da bulunan diğer birçok topluluktan daha iyi tanımamızın nedeni, başarılı bir şekilde merkezî otoriteye bağlı bir devlet kurmuş olmalarından gelir.  Bunu başarmaları ise büyük ölçüde yaygın bir şekilde kullanmış oldukları yazılı belgelerine borçlulardır. Öyle ki bu belgelerin büyük bir bölümünü bugün bulabiliyoruz, okuyoruz ve her geçen gün yeni bilgilere ulaşıyoruz.

Bir kültürel aidiyet arayışıyla başlayan iz sürüş…
Mustafa Kemal’in 1935 yılında Alacahöyük kazılarına ön ayak olup desteklediği tarihî bir hadise. Türk Tarih Tezi’nde Hititlerin ve Sümerlerin Orta Asya’dan dünyaya yayılmış medeniyetin devamı oldukları izah edilmeye çalışıldı. Sizce Cumhuriyet’in ilk yıllarında Hititlere bu denli önem verilmesinin sebebi neydi?

Atatürk, dönemin şartları uyarınca Anadolu’nun ezelden beri ana vatanımız olduğunu ispatlamak istedi. Bu nedenle “Hititler Türk müydü?”, “Sümerler Türk müydü?” gibi soruların araştırılmasını istedi. “Dönemin şartları uyarınca” tabirini özellikle kullandım, çünkü o dönemde zaten tüm dünyada bir milletçilik akımı vardı. Ancak Hititlerin Türk olmadıkları ortaya çıktıktan sonra Atatürk, Hitit ve Anadolu kültürlerini araştırmaktan ya da araştırılmasına destek vermekten vazgeçmedi. Çünkü asıl önemli olan bu tezin doğruluğunu araştırmak değildi, ana vatan olarak gördüğü toprağının tarihini araştırmak ve bu tarihe sahip çıkmaktı.

Bu zamana kadar yapılan arkeolojik kazılar, Hititler ile ilgili hangi bilinmezleri aydınlattı?

Aslında her şeyi diyebiliriz. Bugün ne biliyorsak arkeolojik kazılar sayesinde biliyoruz. 1906’da başlayan Boğazköy-Hattuşa kazıları sayesinde Hitit Krallığı arşivine ait çivi yazılı tabletler ortaya çıkınca önce anlaşılamayan bir dil ile keşfedildi. Arkeolojik kazılar ile bu tabletlerden binlercesi ortaya çıktı ve sonunda yeterince ipucu elde edilerek 1915’te Begrich Hrozny bu dili çözdü. Zaten bugün bildiğimiz bilgilerin çoğu hâlen Boğazköy’de bulunan on binlerce tablet parçasına dayanmaktadır.

Zamanla Hattuşa dışında da arkeolojik kazılar yürütüldü. 70’li yıllarda Tokat’ın Zile ilçesine bağlı Maşat Höyük’te (Hititçe adı Tapigga) kazılar yapıldı ve 100 civarında tablet ele geçti. Yakın zamanda ise Sivas’ta Kuşaklı (Hititçe adı Şarişşa) ve Kayalıpınar (Hititçe adı Şamuha) ve Çorum’da Ortaköy (Hititçe adı Şapinuwa) gibi yerleşmeler kazıldı, hepsinde de çivi yazılı tabletler ele geçti. Bu tabletler sayesinde Hitit Devleti’nin organizasyonu, dinî yapısı, idarecileri ile az da olsa halkı hakkında bilgiler ediniyoruz. Bununla beraber elbette Hititlerin maddi kültürünü de unutmamamız gerekir. Yani bir Hitit ören yerini gezdiğinizde gördüğünüz mimariyi ve müzede gördüğünüz tüm tarihî eserleri… Bunlar da yazılı eserlerin yanı sıra Hitit maddi kültürünü oluştururlar. Gördüğünüz gibi aslında tüm bilgileri arkeolojik kazılara borçluyuz.

Medeniyetin şehirleri
Şehir kültürü, medeniyetler tarihi açısından olmazsa olmaz önem taşıyan meselelerin başında geliyor. Sizce Hititler şehirleşme anlamında ne noktadaydılar? Bunu biraz örnekler ile ayrıntılandırmanızı isteyeceğim.

Şehirleşme aslında hem Mezopotamya’da hem de Anadolu’da Hitit Devleti’nin kuruluşundan çok önce başlamıştı zaten. Hititlerin Anadolu’daki asıl başarısı şehirleşmekten çok devletleşme konusundadır. Anadolu gibi zor bir araziyi yönetmek kolay değildir. Bunu yapabilmek için birçok zorluğun üstesinden gelmeniz gerekiyor. Burada “besin üretimi” önemli bir rol oynar. Anadolu coğrafi açıdan parçalanmış bir görünümdedir. Yaşam genellikle birbirinden kopuk ovalarda toplanmış durumdadır. Kışın bu ovaları bağlayan geçitler ise tamamen kapanır.

Anadolu’nun temel geçim kaynağı tarımdır. Tarım da daha evvel bahsettiğim “besin üretimi”nin en önemli parçasıdır. Ancak Anadolu’da tarım yapmak da kolay değil. Mezopotamya’da olduğu gibi nehirlerde kanal açamıyorsunuz. Çünkü dağlık arazi olduğundan nehirlerin akıntısı çok fazladır. Bu nedenle kuru tarım yapmak durumundasınız. Kuru tarımda ise yağan yağmura bağlısınız ki Anadolu’da genel olarak düzensiz bir yağış söz konusudur. Anlayacağınız Anadolu’da bir şehri yönetmek oldukça güçken bir devleti yönetmek çok daha zordur. Hititler bunun için büyük ölçekli silolar inşa etmişlerdir. Bu silolar ile bir yandan besledikleri hayvanların yemini stokluyorlardı, diğer yandan tohumluk olarak kullanabilecekleri tahılları depoluyorlardı. Hitit insanı şunun farkındaydı: “Her sene felaket bir hasat dönemi geçirebilirim, hatta üst üste birkaç sene bile kötü geçebilir. Eğer kötü geçen bu dönemden sonra ekebileceğim tohum kalmazsa devlete bağlı çalışan binlerce memur ve askeri besleyemem, dolayısıyla devletin yapısı tehlikeye girer.”

Aynı şekilde su ihtiyacını da karşılamak zorundaydı. Bunun için göletler ve barajlar inşa ettiler. Hitit başkenti Hattuşa’da hem tahıl siloların hem de göletlerin en güzel örnekleri arkeoloji kazılar sayesinde ortaya çıkarılmış ve araştırılmıştır. Ama başkent dışından da örnekler biliyoruz. Hattuşa’nın 33 km kuzeyinde yer alan Alacahöyük’te bir Hitit barajı olduğunu oradaki kazılar neticesinde ortaya konulmuştur.

Hitit devletinin yapı taşlarından biri olan şehre bakacak olursak en iyi bildiğimiz Hitit kenti elbette Hattuşa’dır. Hattuşa, Hitit Devleti’nin geleneksel başkentiydi. Bir devleti yönetmek için organize bir başkent şarttır. Hattuşa da işte böyle organize bir kentti. Sadece bazı örnekleri saymakla yetineceğim. Kentin idari işlerinden sorumlu ve bugün yaklaşık olarak bir belediye başkanının görevlerini üstlenen bir bey vardı başkentte: Hazannu. Hazannu; mimari yapıların tamiri, kanalizasyonun işleyişi, yolların bakımından sorumlu olduğu gibi kent kapılarının her gece mühürlenerek kilitlenmesinden ve her sabah mühürlerin kontrol edilerek kapıların açılmasından sorumluydu. Bu son görev, kentin güvenliği için son derece önemliydi. Kentin içinde farklı farklı işliklerin olduğunu, yani değişik uzmanların farklı ham maddeden ürünler ürettiklerini biliyoruz. Çanak çömlek, duvar, metal, deri ve ahşap ustalığının varlığını zaman zaman arkeolojik olarak tespit etmekle beraber, yazılı kaynaklardan da okumak mümkündür.

Hititlerin organizasyon konusundaki becerisini özellikle belirtmekte fayda var. Bunun için farklı farklı görevlilere (memurlara) yönelik bir nevi talimatnameler yazılmıştır. Kapı nöbetçileri, muhafız birlikleri ve daha birçok görevli için yazılmış bu tür talimatnameler ele geçmiştir. Bir talimatnamede örneğin; sarayda geceleyebilecek personel sayılmaktadır. Buna göre sadece 12 farklı görevlinin gece kralın sarayında kalmasına izin verilirdi. Aynı kent kapılarında olduğu gibi sarayın kapısı da her gece kilitlenirdi. Anlayacağınız Hititleri o döneme kadar farklı kılan en önemli özellik, organizasyon becerileriydi ve bu becerilerini önce kent organizasyonunda, sonra da devlet organizasyonunda gösterdiler.

Araştırmaların ardından çıkan yeni belgeler, diller…
Geçtiğimiz aylarda yapılan Hititoloji Kongresi’nin öneminden ve kongre sırasında bilimsel olarak ilk kez dile getirilen ve önemli olduğunu düşündüğünüz meselelerden söz edebilir misiniz?

Evet, 04-08 Eylül 2023 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi çatısı altında 12. Uluslararası Hititoloji Kongresi’ni düzenledik. 200’e yakın yerli-yabancı bilim insanını İstanbul’da ağırladık ve beş gün boyunca sadece Hititleri tartıştık. Doğal olarak çok farklı konularda çok farklı bildiriler sunuldu. Her üç senede bir düzenlenen Hititoloji Kongresi’nin en önemli özelliği, bu bilime ait dünyanın tüm otoriterlerinin bir araya gelmesidir. Bir hafta boyunca kongrede paylaşılan görüşler son derece değerlidir. En önemli yenilik ise geçen hafta yazılı medyaya yansıdı. 2023 yılında Boğazköy-Hattuşa kazıları sırasında çok önemli bir keşif yapıldı. İlk başta alelade bir çivi yazılı tablete benzeyen belge, daha sonra farklı bir önemde olduğu anlaşıldı. Çünkü Hitit dilinde yazılan metinde farklı ve henüz bilinmeyen bir dille karşılaşıldı. Metinde “…ve Kalaşma dilinde şöyle der” ile başlayan ibareden bu okunabilen ancak farklı bir dil ile yazıldığından anlaşılmayan dilin “Kalaşma dili” olduğu anlaşılmaktadır. İlk araştırmalar, bu dilin Hititçe gibi bir Hint-Avrupa dili olabileceğini ortaya koymuştur. Metnin oldukça uzun olması bilim dünyasını heyecanlandırmıştır.

Bununla beraber Kahramanmaraş-Elbistan’da yeni bulunmuş olan bir Anadolu hiyeroglifli yazıtın da büyük yankı uyandırdığını söylemek gerekir. Yazıt bir kaya üzerinde kazılarak yazılmış olup bir ülke beyi olan Taras’a aittir ve M.Ö. XI.-X. yüzyıla tarihlenmektedir. Hitit İmparatorluğu, yaklaşık M.Ö. 1200-1180 yılları arasında yok olduğuna göre bu yazıtın Geç Hitit Dönemi’ne ait olduğunu söyleyebiliriz. Geç Hitit Dönemi olarak adlandırdığımız dönemde artık merkezî otorite olarak Hitit Devleti yoktur, Hitit kültür özellikleri taşıyan, daha küçük boyutta olan beylikler ya da yerel krallıklar vardır. Ama bunların dışında çok sayıda birbirinden değerli bildirilerin olduğunu söyleyebilirim. Şimdi sadece iki tanesini saydım.

Son olarak bir şeyi daha ifade etmek isterim izin verirseniz. Bu düzenlediğimiz kongrenin bir özelliği daha vardı. Kongremiz “Yeşil Kongre” olarak planlanmıştı ve sürdürebilirlik konusunda diğer kongrelere öncülük etmesini arzu ediyoruz. Bunun için kongre sırasında plastik gibi malzemelerin kullanılmasından olabildiğince kaçındık. Dönüştürülebilir maddeler kullandık. Bununla beraber kongre adına TEMA Vakfı vasıtasıyla Kilis iline 600 adet fidanın dikildiğini belirtmek isterim. Bu husus kongrede yardımcı olan tüm ekibimizi heyecanlandırmaktadır. Kongre ile sadece Hititoloji bilimine değil, Cumhuriyetimizin 100. yılında güzel ülkemize de bir katkımız oldu. “Kutlu olsun!”

Olcay Can Kaplan

MSGSÜ Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Tercüman’da yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...