13 May 2024

“Genetik çalışmalar insanın biricikliğini ortaya koydu”

5 metre zıplayan, 85 bin veriyi bir anda kayıt altına alan bir insan hayal edin… Sizce bunları yapacak süper insanların ortaya çıkması olasılık dâhilinde mi? Peki, beynimizin kapasitesini artırmak mümkün mü? Beyin ve genetik ile ilgili tartışmalara Prof. Dr. Korkut Ulucan ile yakından bakalım.

Genetik hayatımızda ne kadar yer işgal ediyor? Bizim için ne kadar önemli? Hastalıklar konusunda önemli olduğunu biliyoruz. Fakat kişilik oluşumunda duygusal aktarımda genetiğin nasıl bir payı var?

Genetiğin asıl çıkış amacı; sizin de ifade ettiğiniz gibi hastalıklara tanı konulmasına destek olmak, hastalığın ilerleyişi hakkında bilgi vermek, hastalıkların tedavisinde uygulanacak metotları belirlemek. Genom projesi tamamlandığı zaman artık hücre içinde ne olup ne bittiğini çok daha iyi anlamaya başladık. Artık duygu davranışlarımızdan tutun, canımızın çektiği besinler, egzersiz yapma isteğimiz gibi meseleler hakkında da genetik bilimi cevaplar verebiliyor. Tabii bu da yeni bir endüstrinin ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Evet, öyle oluyor. Gençleşme, gençlik uygulamaları, kişiye özel kremler birçok konu hakkında genetik biliminin elindeki verilerle sağlık endüstrisi de ivme kazanıyor. Eğitim konusunda da genetik bize çok şeyler anlatıyor. Özellikle öğrenme biçimlerindeki farklılıklar hakkında genetik biliminin söyledikleriyle bu sahada da yol alınabiliyor.

Düşünme becerisi ve genetik faktörler
Son yıllarda olumlu düşünme pratiklerinin insan geni üzerinde birtakım etkileri olduğuna dair fikirler ortaya atıldı. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Düşüncelerimizin genlerimiz üzerinde bir etkisi, müdahalesi var mı?

Dünya üzerindeki insan sayısı 8 milyarı aştı. Her insanın ortalama 20 ila 25 bin geni var. Akla ister istemez nasıl oluyor da bu 20 ila 25 bin genden 8 milyar farklı insan ortaya çıkıyor. İşte tüm bunlar araştırılırken epigenetik biliminin doğduğuna şahit olduk. Yani olumlu düşünme, uygun besinleri yeme, kişiye özel beslenme, kişiye özel egzersiz gibi insanın “biricikliğine” vurgu yapan sahalar ortaya çıktı. Aslında bütün bunlar, gen yapımızı değişmeye değil de genlerimizin işleyişini düzenlemeye yönelik hamleler.

Hocam sizi daha önce dinlemiş biri olarak insanın biricikliği meselesini önemsediğinizi biliyorum. Peki, bizim insan olarak beynimiz de biricik mi? Yani bu 8 milyar insanın beyni de farklı özellikler mi taşıyor?

Bakın, bizlerin düşünceleri tabii ki de merkezî sinir sistemi beyin vasıtasıyla tüm vücuda kademe kademe yayılıyor. Ama her organın da kendi içinde muazzam bir sistemi var.
Yani bizim aslında buradaki olayımız sadece beynimize odaklanmak değil. Beynimiz sistemi devam ettirebilmek için omurilik vasıtasıyla bütün vücudumuza emirlerini gönderiyor. Mutluluk durumunda ne olacağı, kızgınlık ya da sinirlilik anında vücudun nasıl şekil alacağını beyin sinyal göndererek komuta ediyor.

8 milyar insanda aşağı yukarı aynı genler var ve bu aynı genler kendi metabolizmalarıyla beraber bir araya geliyor, o bireye has özellikleri oluşturuyorlar. İşte sizin bu esnada yaşadığınız çevre, besin miktarınız bunlar hakkında bize bilgiler veriyor. Özellikle 2013-2015 yılları arasında temelleri atılan beyin inisiyasyonu çalışmaları önümüzü oldukça aydınlatacak. Eski ABD Devlet Başkanı Barack Obama “İnsan genom projesine 1 $ yatırdık, 147 $ kazandık” demişti. “Beyin inisiyasyonu çalışmasından çok daha fazlasını alacağız” dedi. Bu çalışmalar ne anlama geliyor biliyor musunuz? Bir sinaps, yani sinir ücreti diğerine nasıl bağlanıyor; sizin de sorduğunuz bu 8 milyar çeşitlilik nasıl ortaya çıkıyor? Az bir gen bu denli büyük çeşitliliği nasıl meydana getiriyor? Biz diyelim ki sizinle çift yumurta ikiziyiz ama farklı ortamlarda büyüyoruz. Ortaya tamamen farklı kişilikler çıkıyor. Genlerimiz aynı olmasına rağmen büyüdüğümüz ortamlar farklı olunca çeşitlilik meydana geliyor. İşte burada devreye epigenetik giriyor.

"Beynimizi fiziki ağırlık olarak %1 arttırma şansımız yok"
Çok konuşulan ama bir türlü cevap verilemeyen bir soru yönelteceğim. Beynimizin bugün yüzde kaçını kullanıyoruz ve bu kapasiteyi arttırdığımız vakit “süper kahraman insanlar” ortaya çıkabilir mi?

Bu mesele çok tartışıldı ve ilk gün ne cevap verdiysem yine aynı cevabı vereceğim. Her an, nefes aldığımız her saniye; beyni bırakın tüm hücrelerimizi aktif olarak kullanıyoruz. Hangi organı daha çok kullanmamız gerekiyorsa o organ daha aktif çalışmaya geçiyor, diğer organlar dinlenme faslına başlıyor. Fakat şunu bilemiyoruz, yemek yedikten sonra hangi organ ne kadar çalışıyor? Biz beynimizin, midemizin, karaciğerimizin bağırsağımızın yüzde kaçını kullanıyoruz? Yemek yedikten 20 dakika sonra hangisi daha aktif, 40 dakika sonra hangisi daha aktif cevabı yok.

Bir işlem yaparken beynin belli kısımlarını ön planda kullanıyoruz. Ben şimdi sizle konuşuyorum. Şu anda prefrone korteksim alev alev. Çünkü düşünüyorum, mantık oluşturuyorum. Ne soru gelebilir veya hangi soruyu sormuş olabilir, ne cevap bekleyebilir? Hep bunları düşünüyorum. Amigdala, belli duyguların kontrol merkezidir. Şu anda belki de amigdala canlı, çalışıyor ama bir alt seviyede işlevini görüyor. Süper kahraman insan söylemi çok iddialı… Bununla ne kast ediliyor; 5 metre zıplamak mı, 85 bin veriyi bir anda tutmak mı? Beynimizi fiziki ağırlık olarak %1 arttırma şansımız yok. Eğer ağırlık artarsa beynin ürettiği ısının altından sistemimiz kalkamaz.

Onun sınırları belli. Evet, bazı hastalıklarda -mesela Alzheimer’da- olduğu gibi biliyoruz ki beyinde küçülmeler olabiliyor. Mesela Einstein’ın beyninin, belli bölgelerinin ebat olarak bir derece daha fazla olduğunu ama buna müteakip belli bölgelerin onun yerine biraz daha küçüldüğünü de biliyoruz. Yani burada bir denge meselesi var.

Semavi inanışlarda ve ezoterik birtakım gruplarda 40 yaşın olgunlaşma, kemalata erme yaşı olarak görüldüğünü biliyoruz. Bilim bu konuda neler söylüyor, 40 yaş hakikaten bu denli önemli mi?

Bırakın 40 yaşı, 20 yaşı, 30 yaşı; saniyede bile değişecek olaylardan söz ediyoruz. Çünkü sistemimiz açık bir sistem. Sürekli girdiler geliyor ve bu girdilere göre de bizde bir anlam bütünlüğü oluyor. Beynin gelişiminin birçok kaynak 25 yaşında gerçekleştiğini iddia eder.  25 yaşına kadar bizim beynimiz fiziki olarak da çok iyi gelişir. Ondan sonraki gelişimler minör bağlantılardır. Fakat son yıllarda yapılan araştırmalar gösterdi ki beyin 85 yaşında bile gelişebiliyor. Öğrenme konusunda güçlük çekebiliyoruz. Ancak o yaşlarla beraber tecrübeler sebebiyle öyle bir olgunluk seviyesine geliyoruz, epigenetik işte burada devreye giriyor. Belki 40 yaş, belki de 45… Hangi derler ya erkekler kırktan önce hep çocuktur. İşte bunun da altında sizin sorduğunuz soru yatıyor. Belki bunu belli bir yaşa indirgemek çok iddialı olur. Ama dediğiniz kesinlikle doğru bir insan için olgunlaşma yaşı vardır. Esasında yaştan ziyade burada önemli olan durum, beyne gelen girdi sayısının fazlalığıdır.

Keşfe açık büyük sır
Yakın gelecekte beynin gizemi çözülmeyen, çözülememiş tüm sırrına insanoğlunu olarak vâkıf olacak mıyız?

Bu soruyu 40 kişi bir araya gelsek, 40 yıl konuşsak gene cevaplandıramayız. Gizemi çözülmeyen, çözülmemiş dediniz. Ben de şunu ekleyeyim, çözülemeyecek olan… Belki sizin dediğiniz süper insanlar veya trans-humanlara doğru gideceğiz. Ama o beyin, her zaman bir şekilde bize saklı bir kısmını bırakacak. Aynı genlerimizde olduğu gibi… Biz o mikron çapındaki o ufacık çekirdeğin içindeki genleri genomu deşifre edemiyoruz ve edemeyeceğiz. Evet, sırayı biliyoruz. Ama neden bu kadar kompleks epigenetiğin ortaya çıktığına cevap bulamıyoruz.  Epigenetiği öğrendikçe belki paragenetik çıkacak, oktogenetik çıkacak. Çünkü hep yeni bir kapı açılacak. Bilimin güzelliği de burada saklı. Çünkü insan, daha doğrusu hayat çok üstün bir dengeye sahip, bunun üzerine kurulmuş. Biz bir hücreyi çözemezken bırakın onu hücrenin içindeki bir molekülü beyni çözmek imkânsız. Peki, gidişat neyi gösteriyor derseniz… Beyin çapımızın, daha doğrusu hacmimizin büyümek istediğini gösteriyor. Daha önce ifade ettiğim gibi alt sistem bunu destekleyebilecek mi? Kan akımının oraya daha fazla gitmesi demek, daha çok ısınması demek.

Beynimize çip yerleştirip birçok meziyeti zahmetsiz olarak bünyemize yükleme meselesi hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu mesele konusunda bilinç aktarımını da içinde barındıran projeler yürütülüyor. Sizin 35 yılda kazandığınız iletişim konusundaki birikimi bana aktarsalar benim bilgi birikimini de size aktarsalar ortaya ne çıkar? Bu sorunun bir cevabı ne yazık ki yok. Sosyal medyada karşımıza çıkan reklam algoritmasının altında da bu çalışmalar yatıyor. İnternette yaptığımız aramayla ilgili sosyal medyada karşımıza çıkan reklamların ileriki yıllarda beyin ile ilişkilendirilmesine yönelik çalışmalar yapıldığını da biliyoruz. Örneğin beyin nakilleri meselesi de tartışmalı bir konu. Düşünün, başkasının beyni bana geldi. Ben kim olacağım? Aynaya bir bakacağım. Bu ben değilim, alıştığım ben değil… Belki de hemen adapte olacağım. Bütün bunlar üzerinde düşünülüp soruların ortaya çıkacağı konular. Tüm beyinler bir noktada toplandığında “Saldır!” emri verilirse kim, kime, nereye saldıracak?

Tüm bunlara rağmen bilim sürekli ilerliyor. 20 yıl önce bize “İnsan kanında çıplak dolaşan DNA var” diyorlardı. Biz buna inanmıyorduk. Fakat anne kanından elde ettiğimiz DNA’lar ile testler yapıyoruz, gördük ki bebeğin genetik ile ilgili rahatsızlıklarını tespit edebiliyoruz.

Beynin sanal algısı: Rüya, hayal...
Hocam, son olarak şunu sormak istiyorum: Epigenetikten, beyin ve genom projesinden bahsettik. Peki, rüyalar hakkında hâlâ bu kadar bilinmez olmasını neye bağlıyorsunuz? Mesela kimi zaman uyanıkken de belli zuhuratlar görüyoruz. Bunların beyin için ehemmiyeti nedir?

Ben şu an sizi görüyorum. Esasında beynimde sizin bir sanal görüntünüz var. Beyin fiziki göremiyor ki… Beyne bir sanal görüntü yansıtıyor. Oradaki mekanizmayı çözersek bu konudaki gizemleri çözebiliriz. İleride beyne yansıtılan bir elektromanyetik dalga ile bir anda kendimizi istediğimiz yerde görebileceğimiz bir teknoloji yapılabilir. Biz bilimle uğraşırken hep şunu deriz: Acaba bunun bir sonraki basamağı ne olmalı? Biz 1995’te ilk defa Office programlarını kullanmaya başladık. Anında yazdığımız yazıyı bilgisayar ekranında görebilmek, o zamanlar için muazzam bir teknolojiydi bizler için. O dönemlerde hocamız, “Filanca kurumda dokunmatik bilgisayar teknolojisine geçildi” dediğinde inanmamıştık. Hocamız daha da ileri götürerek “Komut ve düşünce ile hareket edecek bilgisayarlar üzerinde çalışıyoruz” demişti. Şu an yapay zekâ benden komut istiyor ve dokunmatik ekranlı telefonumda işlemlerimi gerçekleştirebiliyorum. Teknolojideki hızlı dönüşümü siz hayal edin. Peki, gelecek 20 yılda olacakları hayal edebiliyor musunuz?

Olcay Can Kaplan

MSGSÜ Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Tercüman’da yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...