28 May 2024

Küreselleşmenin karşısındaki evrenselleşme

Dünya küreselleşmeyi yeniden okumak üzerine pratikler geliştiriyor. Bunu Gazze olaylarında bir daha gördük. Küreselleşmenin karşısında İslam medeniyeti bir tez ortaya koyabilir mi? sorusuna Prof. Dr. Kenan Gürsoy ile cevap aradık.

Küreselleşmenin karşısında İslam dünyası, İslam medeniyeti bir tez ortaya koyabilir mi, elinde böyle bir argüman var mı? Eğer bir argüman ortaya konulacaksa bunun işaret fişekleri neler olabilir?

Ben inanan bir felsefeciyim. Yani Müslümanlığın içinden felsefeyi yapmaya çalışıyorum. Bunun temelinde daha çok tasavvufi bir yaklaşımın içerisinden İslam’ı yaşama, evrensel bir ahlakla konuya bakma ve bu evrensel ahlakı da inandığım değerlerden tasavvur etme, tasarlayabilme çabam var. Küreselleşme gibi kavramlarda beni rahatsız eden bir şeyler var ve bu durumun bütün dünya entelektüellerini de rahatsız edebileceğini düşünüyorum. Çünkü birtakım anlamları var. Bunlardan biri “tek biçimlendirme.” Eğer yemek yiyeceksek fastfood tercih etmek gibi… Bu basit kısmı. Sanat üzerinden de bu görülebilir. Genel yapısıyla sanatın belli bir üslup ya da üsluplar içerisinde yer alması mecburiyeti, tek otoriteye bağlanmış gibi bir yerden idare ediliyor olması örnek verilebilir. Küresellik adına bir bütünlük aramanın ve bu bütünlükte -belki de iyi niyetle- insanların birbirine düşman olmadıkları, aynı yapının içinde var olduklarını, dayanışmada olduklarını hissettikleri bir dünya oluşturmanın daha çok siyasi ve ekonomik anlamda düşünüldüğü için bazı hataları olduğu kanaatindeyim.

Siz aslında eserlerinizde ve konuşmalarınızda evrenselleşme ifadesini öne çıkarıyorsunuz.

“Evrenselleşme” ahlaki bir terim olarak “cihanşümulleşmenin” bugünkü dilde ifadesi aslında. Küreselleşme ve evrenselleşmeyi birbirinden ayırarak düşündüm hep. Aşağı yukarı yirmi seneden beri de bunu ifade etmeye çalışıyorum. Bu beni “Bizim evrensel bir projemiz var mı?” sorusunu sormaya götürdü. Buna paralel olarak mesela “Bir felsefe geleneğimiz var mıydı?” sorusunu da sordurdu. Evrensel bir projemiz var mı? Nedir o? Bir kere “evrenselleşme” diyoruz. Bunun eski terimi “âlemşümul”, “küllî” gibi ifadelerdir. Fakat evrenselleşmede kendine yabancılaşma ve kendini yüzeyselleştirme, genelleştirme olmaksızın bir tutum söz konusu değildir.

Yüzeyselleştirme; yani derin/rafine olmayan, sadece genel ve genel olandan işleyeceğiniz, oraya oturtacağınız bir yayılma, tek biçimlendirme ya da tek bir merkezden idare edilen farklı biçimleri ifade eder. Fakat evrenselleştirme terimine baktığımızda bunu ahlak üzerinden değerlendirmemiz mümkün olabiliyor. Mesela ahlakın şu prensibini bana hatırlatıyor. Bunu Batı düşüncesindeki ifadeyle söyleyelim: “Öyle hareket et ki hareketini idare eden temel prensip evrensel olsun.” Yani bütün insanlık için söz konusu olabilsin, o şekilde hareket et ki yine evrenselliğin bir ögesi olsun. Kant’ın ifadesini söylüyorum: “İnsanı bir amaç olarak gör.” Amaç olarak görmek… Bakın burada bir genelleştirme yok. Burada temel bir hedefe, temel bir değere, bir ödeve odaklanma var. Bu değer herkes için söz konusu olmalı. Herkesin bunu kendinden hareketle idrak edebilir olması lazım. Siyahı, beyazı, Doğu’su, Batı’sı, eliti, halkı herkes için söz konusu olacak ve o herkesi oluşturan her birey için… Zatî kendinde bir kıymeti olacak; onu herhangi bir şeyi ister gibi değil o değer için istemeli, kendinde ve başkalarında insanı bir amaç olarak görüp araçsallaştırmalı.

Hocam Şeyh Galib’in sözleriyle araya girmek istiyorum: “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” Bizim kültürümüz bu bahsettiğiniz “evrenselleşmeyi” özümsemiş öyle değil mi?

Bizim kültür kodlarımız, kendimizi ifade ettiğimiz felsefemiz, şiirimiz, hukuk anlayışımız; farklılıkları da içine alacak şekilde, farklı cümleleri de içine alacak ve onların kendi adlarını da -tek biçimlendirecek ve baskıyla genelleştirip yönetecek şekilde değil- ayrı ayrı zeminlerde destekleyecek şekilde bir bütünlüğü düşünür. Bunu İslam’ın temel akidesi olan tevhitte görürüz, manevi ve ahlaki açıdan aranan insan modeli olarak muvahhitlik anlayışında görürüz. Yani muvahhit; sadece metafizik anlamda varlığı, olan bitenin tarihselliğini objektif anlamda düşünen ve buna göre bir ahlakla bakan değildir. Ama kendisini de buna hazırlayan, kendi şahsiyetini ve şimdi kuracağı medeniyet oluşturma sürecindeki inşasını bunun üzerinden görür. Bu tek biçimlendirme değildir. Yani eğer küreselleşme tek biçimlendirme ve genelleştirme ise böylesi bir tevhit anlayışına dayalı evrensellik; her birinin yaratıldığı o karakter çerçevesinde, o manevi değeri içinden ve onun şahsiyetine doğru giden yolda yapacağı katkılar itibarıyla gözetir. O zaman her bir kültürün, her bir tefekkür adımında evrensellik adına yapabileceği işler vardır. Bu kültür, kendini, kendi üzerindeki bilinci ele alır; bunu bir medeniyet fikrine doğru etik değerler ve ödevler çerçevesinde yükseltir. Her insanı yaratılmış olan en aziz varlık olarak işler. Peki, şimdi bizim evrenselimiz üzerinden bunu nasıl anlarız? İmtihanlarını kendi kendimize yapalım, oyuna gelmeyelim.

Küreselleşme, genelleştirme ve baskı rejimleri kurma adına bir evrensellikten bahsetmeyeceğim. Bir hegemonyadan bahsetmiyoruz. Egemenliğin ancak hak adına bir meşruiyeti söz konusu olabilir. Bu da baskıyla değil; hakkaniyetle, ahlakla ancak yürütülebilir. Merhameti ve dolayısıyla rahmet ahlakını, örnek şahsiyeti Hz. Peygamber ahlakını düşünerek tekrar tekrar değerlendirmeliyiz. O zaman biz bütünlüğü nasıl arardık? Bu soruları sormanın bugün için mecburiyetini hissediyoruz. Biz olsaydık ne yapardık? Küreselleşme değil ama insanlar arası bir bütünleşme nasıl kurardık? Hangi ideal değerler üzerinden bunu yapardık? Bu özel, özgün alanı kendi içinde yetişmesinde katkıda bulunarak yetiştirmektir, eğitimdir. İnsanlara güzel ahlakı, örnek aldığımız o şahıslar üzerinden göstermektir. Her birimiz bu örnek şahsiyetler üzerinden hareket tarzımızda bir tebliğ edici olarak görünmek suretiyle bunu yaşamaktır.

Birliğin zemini insanidir

Şu an, yani 21. yüzyılın ikinci çeyreğine başlarken bu soruların türevi olarak şu sorumuz oldukça önemli: Biz hangi temel prensiplere dayanan bir bütünlüğü insanlık için teklif edebiliriz? Hangi birlik nosyonları içinde bir araya geliriz? Mesela ne olmaz diye soralım, herhalde iktisadi olmaz, menfaat ilişkilerine dayalı bir beraberlik olmaz. Savunma ya da saldırma teknikleri arasında iş birliği kurmak olmaz. Birliğin zemini insanidir ve ahlaki olmak zorundadır. Tarihte pek çok büyük hüsranlara uğradık, o hâliyle değil de İslam adına hatırlayalım ideal değerlerimizi. Adalet mi diyeceksiniz? Merhamet mi diyeceksiniz? Hakkaniyet mi, saygı mı, bir arada yaşamayı sağlayan temel prensipleri arayıp bulma mı diyeceksiniz? Bunları temel değerler olarak onlarca sayıda türevlendirebilirsiniz ama başlangıçta adalet gelir. Adalete dayalı bir birlik anlayışı getirebilirsiniz. Bu dünyadan uzaklaşma anlamına gelmez. Bunu bir medeniyet hamlesini gerçekleştirme anlamında düşünmek gerekir. Yeniden hayatiyet bulması açısından kendimiz için de düşünüp vahyedilmiş değerlerle bunların kompozisyonunu yaptığımız bir zemini hedefleyelim.

Tarihe dönüp bakmak, ders almak ve ihya etmekten söz ediyorsunuz anladığım kadarıyla…

İnsanlığın bizim tarafımızdan tekrar düşünülmesi gibi önemli bir vecibe, yine bizim için söz konusudur. Mesela sefere mi çıkıyorduk; “i‘lâ-yi kelimetullah ” diyorduk, Allah ismini yüceltiyorduk. Yani bugün Allah isminin yüceltilmesi ne manaya gelir? Bunu tefekkür etsek… Kılıcı çekip yürümeyi… Tabii insan kendini müdafaa eder. Allah’ın isminin yüceltilmesi nedir bugün adına sorgulayalım. Yani hakikatin üzerinde durulması gerekiyor. O temel ödevler, yaptırımlar nereye oturtulmalıdır? Bunun yüzeysel ve sadece şekilsel özellikleri üzerinden değil, insan için insana ödev yükleyen tarafı itibarıyla nereye oturmalıdır? Bakın bu açacaktır başlangıçta söylediğimiz yaklaşımı. Kendi içinde bir kapanma, çekilme, özel birtakım ritüeller uygulama ya da grup şuuruyla başka grupları dışlama olmadığını tekrar hatırlayalım. İçindeki tevhit duygusunun ne olduğunu bugün için tekrar düşünelim. Bir medeniyet insanını inşa etmek için inançlarımız doğrultusunda nasıl düşünülmeliyiz? O zaman çok farklı bir hamleye, bir ihyaya ihtiyaç var. Eğer istiyorsanız 15. yüzyıl Rönesans’ı diyelim adına. Batı dünyasına illa benzemek mecburiyetinde değiliz ama bunu biz her an yapmak mecburiyetindeyiz. Bir ihyayı gözden geçirelim. Bunda evrensellik adına yapılan en yüksek değerin sadece endüstriyelleşme, yek diğerinden daha güçlü olma olmadığını idrak eder bu ihya.

İnsanın kırılgan bir varlık ve kul olduğunu, yenilgileri de tadabileceğini kabullenelim. Doğru olan neyse oraya yönelim ve galibiyeti bu yönelişte arayalım. 15. yüzyılın sonunda Endülüs’ten, Elhamra Sarayı’ndan Emîr Abdullah neyi görerek çıktı diye düşünüyorum. Orada şaşkınlığa, ardından da şaşkınlığın başka bir versiyonu olan hayranlığa düşmüştü. Bildiğiniz üzere en küçükten en büyüğe kadar duvarlarda tek bir şey yazar; “La galibi illallah”, Allah’tan başka galip yoktur. Bunu şöyle değerlendirelim 11-12. yüzyıllarda felsefede, bilimde, tasavvufta her türlü medeniyet unsurunda en yüksek seviyeye gelmiş Batı dünyasının bütün bunları kendilerinden naklettiği unsurların sarayında “La galibi illallah” yazıyordu diye değerlendirelim. Bu suretle o duvarlara 1492’de o sarayı terk etmekte olan Emîr Abdullah açısından bakalım. O yenilmiyor, yani Allah’a bağlılığın yenilgisi yok, cilveleri var. Şu veya bu tarihte şu veya bu olabilir. Ama siz iradenizi o değerler üzerinden oturtursanız siz yenilmezsiniz. Ama size işlettiği o güzellikleri şimdi bunu taşıyacak durumda değilseniz elinizden alır. Mesela hazindir ama Batılılara verip onların felsefede, bilimde 15. ve 16. yüzyıldan itibaren gelişmesini sağlayabilir. Hani hikmet yitik malımızdı. Niye kaçırdık elimizden? Hikmetin aranması da bu evrenselliğin bir değeridir ve onu nerede görürsek almak evrenselliğin komplekssiz olarak idrak edileceği bir unsurudur.

Ahlak burada ne zaman ve nerede devreye giriyor hocam?

Her şeyden evvel ahlaktan bahsetmek gerekiyor. Rahmet ahlakı, Peygamberimize söylendiği gibi bize de “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” denildi. Peygamber Efendimizin “Güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diye ifade ettikleri o beyanda ahlak-ı Muhammedî’nin ne olduğunu anlamalıyız. İ‘lâ-yi kelimetullah’ın, ahlak-ı Muhammedî’nin, muvahhit olmanın, tevhit akidesinin bu çağın unsurları çerçevesinde ifade edilebilecek versiyonları vardır. Yüzeysel kalıplara takılarak bunlardan uzaklaşacağımıza ya da olmayacak şeyleri yeni bir Cahiliye Çağı’nda putlaştıracağımıza bu değerlerin bugün ne ifade ettiğini anlamalıyız. Bu değerler; insanı bulmak, insanı yakalamak, insanı aramaktır. Bu değer, bilimi aramaktır, en güzel neyse onu sanatlarda yakalamaya çalışmaktır. Bu değerler bugün böylesi bir hikmet arayışı içerisinden, irfan arayışı içinden yeni bir tefekkürün nasıl doğacağını düşünmektir ve yetiştirmek adına canımızı, ciğerimizi vermektir. Ben böyle görüyorum hadiseyi, birlik idealini.

Avrupa Birliği bu ideallerin üzerine oturuyor. İktisadı anlamlı kuruyor, sonra kültürel anlamda temellendiriyor. Avrupa Birliği’nin bu ideali bizim idealimiz şeklinde yeniden düşünecek olsaydık biz buraya bunları ihmal etmeden ne eklerdik diye bakalım. Büyük elçiliğim sırasında bir toplantıya katılmıştım. Üstelik çok geniş çaplı bir toplantıydı. Nobel ödülü almış olanların katıldıkları bir toplantıydı. O toplantıda Avrupa Birliği’nin küreselleşme istekleri, temayülleri konuşuluyordu. Eski İtalya Başbakanı katılmıştı. Yani dört, beş kişilik bir konuşma… Avrupa Birliği’nden bakan bir hanım vardı ve bir tarih profesörü de oradaydı. Biraz evvel “Biz evrenselleşmeliyiz, millî devletler sınırlarını aşmalıyız, ortak bir dil konuşmalıyız” diye ifade ettikleri yerdi. Kant’ı bahsettiğim o temel klasikleri çerçevesinde referans olarak verdiler, Benim de “etik” meşgul olduğum konu olduğundan dolayı ilgimi çekti. Kant ahlak derken, evrenselliği ifade ederken onu kale duvarlarının arkasına kendisini kapatmış bir Batı dünyası için ifade etmedi. Aklıselimlik üzerinde kurulabilecek bir insanlık için ifade etti bunu. Avrupa Birliği ideali olarak gördüğünüz o yerde bu coğrafyaya ve bu kültüre, bu siyasete sahip olmayan diğer insanları uygun görmüyorsunuz. Dışarıdaki insanlara kalenizin kapılarını kapatıyorsunuz. Bahsettiğiniz evrenselliğe aykırı bir şey yapıyorsunuz. Şimdi burada bir felsefe toplantısıymış gibi siyasi ortamda bir şeyler söyledik değil mi? Bu maalesef Batı dünyasında etkin olduğu için kabahati Batı’da buluyoruz. Çünkü ayan beyan ortada; kendilerinden olmayanların küreselleşmesi, evrenselliğin düşünülmesi imkânsız görünüyor. Ama bunu bütün dünya için isteyecek olan bir ahlak düşüncesine ihtiyaç var. Nitekim kendi entelektüellerini, kendi felsefe tarihlerini, siyasi bilgeliklerini, Kant gibi son derece önemli olan filozofların düşüncelerini hatırlatarak tekrar tekrar gündeme getirmek lazım. Sadece Kant’ın değil, Descartes’ten 20. yüzyılın farklı düşünürlerine kadar onların ahlak tanımlarını hatırlatmak gerekiyor. Bu çok önemli. Bugün “Sizin etik değer olarak bahsettiklerinize doğru yöneliyoruz, bunları gerçekleştirmek adına bir politika kuruyoruz” dedikleri o yerde değerli Batılı komşularımıza aslında bunların neler olduğunu hatırlatmak, bu prensipleri ve bu prensipleri kendilerine öğreten filozofları da gündeme almalarını sağlamak lazım. Yani kendileriyle barıştırmak lazım. Çünkü bugün Avrupalılık değeri bunun üzerine kurulmadı. Ağır sanayinin ürettiği silahlarla elbette müdafaa gerçekleştirebilirsiniz. Ama onların üzerine yapabilecek en doğru ofansif ama dinamik tavır, yani saldırgan deneyim hangisidir biliyor musunuz? Bombalarla hücum etmek değil, onlara kendi temellerini hatırlatmaktır.

"Kültürel diplomasi, sadece menfaatler diplomasisi değildir"
Bu söylediklerinizden hareketle bugün İsrail’in saldırılarına gözlerini kapatan bir Batı ile karşı karşıyayız. Dikkatlerini çekmek için için neler yapmak gerekiyor?

İsrail’de İsrailli düşünce insanları var. İsrail’in bu durumundan, hiç hoş olmayan idarelerinden şikâyet eden insanlar var. Yahudiliğin bu olmadığını ifade eden pek çok insan var. Amerika’da, Hollanda’da, Fransa’da, İspanya’da pek çok Yahudi düşünürün çok farklı bir noktada olduğunu görüyoruz. Asıl en büyük eleştiriyi onlar kendilerine yapıyor. Başlangıçtan ve öteden beri de yapıyorlar. İki devlet, 1967 sınırları siyasi anlamda onlar tarafından öneriliyor. Onları tanımak, onlarla iş birliği yapmak gerekiyor.

Bizim değerlerimiz de fark ediliyor işte. Bizim de kendimizi inşa edebileceğimiz, onlarla müşterek alışverişler yapabileceğimiz bir zemin oluşturmak gerekiyor. O zeminde onları teşvik edebilmek gerekiyor. Biz ayrımcı, yani “Benden değilsin, sen ötekisin” siyasetlerine girdiğimiz zaman -antibiyotiğin zararlı olan unsurların yanında yararlı olanları da yok ettiği gibi- iyi olan hususları da yok etmiş oluruz. Onlarla bir şekilde tanışmak; küresel değil, evrensel iş birliğine yaklaşmak lazım. Bunun kültürel ve diplomatik zemindeki adı “kültürel diplomasi”dir. Diplomasiyi kendi adımıza, kendimize çeviriyorum. Buradaki eksikliğimizi ve yapmamız gereken şeyi söylüyorum. Kültürel diplomasi, sadece menfaatler diplomasisi değildir. Ülke ve insan idaresi, bir şirket idaresinden farklıdır. Elverir ki o farklı olduğu yerdeki değerlerini, mevcut iktisadi şirketlerle gözetebiliyor olsun; bunun da yeri bizim tarihten getirdiğimiz bilgelik, yani irfan geleneklerinde, tasavvufi geleneklerde, İslami hukuk anlayışında bulunabilir. Bunları kültürel diplomasi adına yakalamak mecburiyetindeyiz.

Şöyle bir şey sormak istiyorum. Az önce “Avrupa’ya kendi değerlerini hatırlatmamız gerekiyor” dediniz. Çok geçmişe gitmeyeceğim, 2020 yılına döneceğim. Ukrayna Savaşı başladı. Pandeminin ortasında insanlar maskeyle sokaklarda dolaşırken Rusya, bir anda Ukrayna’ya saldırdı. Biz de bütün kamuoyunu, yani bu “beyaz adamın tamamını” Ukrayna’nın yanında girmiş gördük.

Yani tabii onlar yapılan propaganda…

Evet, mazlumun yanında göründüler. Ukrayna mazlum bir devletti ve bütün Batı kamuoyu Ukrayna’nın yanında yer aldı. Yanında yer alırken ne yaptılar? Silah gönderdiler Ukrayna’ya. Yani aslında çatışmayı körükleyen bir tarafı da vardı meselenin. Ama şimdi Gazze’deki çocuklar öldürülünce ya da bombalamalara maruz bırakılınca aynı liderler tarafından aynı tepki verilmedi.

Evrenseli bırakan küresellik de denemez buna.  Yani küresellik adına ortaya konulan o fikrin kendisine de hakarettir yaşananlar. Ahlak olmadan maalesef ortaya bu denli trajik hadiseler çıkıyor.

Yaklaşık 2008’den itibaren tüm dünyada hızla yükselen popülist milliyetçiliğe tanıklık ediyoruz. Malezya’dan, Hindistan’dan, Pakistan’dan tutun İngiltere’ye, Amerika’ya, hatta Türkiye’ye kadar her yer bu etkili oldu. Nasıl hatırlatacağız Batı’ya kendi değerlerini? Endülüs’ün birikimi alıp kabul eden ve oradan da bir Rönesans inşa eden Batı’ya bunları nasıl yeniden öğreteceğiz? Kim öğretecek?

Bizim öğretmemize gerek yok. Biz bunun nasıl olduğunu kendimiz yaşamak durumundayız. Yani ben bunun formüllünü ancak belli bir yere kadar düşünürüm. Ama bunun yapılabilmesi için kendinin de buna uygun olman gerekir. Yani bunu ima eden insanın uygun olması da önemlidir. İngiltere kendi değer kaynaklarını hatırladıkça benim haklı olduğumu anlayacaktır diyorum. Yani bunu hatırlatmak mecburiyetindeyiz. Nitekim son hafta Batı dünyasındaki televizyonları seyrettiğimiz zaman basının da kendi kendisini eleştirdiğini görüyoruz. Eleştirmese bile Gazze’yle alakalı olarak resimleri, videoları naklen yayın vermeye başladı. Şu anda bunu yaparken aynı zamanda kendini bağlayan bir pozisyona geçti: “İnsan hakları gözetilmelidir, insan haklarının dışına çıkılmamalıdır.” Bu evrensel bir imadır, evrensel bir prensibi hatırlatmaktır, en temel noktadan konuyu almaktır. Bunu dile getirmeye başladığı andan itibaren bu resimleri göstermek suretiyle ona sorulabilir: “Peki, sen neredesin?” Bunu iktidarlar içinde sormazsınız, bunu basın içinde sorarsınız. Bunun sorulabileceğini düşünüyorlar, dolayısıyla karşıt görüşte olan pek çok mitingi yavaş yavaş göstermeye ve karşıt görüşte olan entelektüelleri ekranlarına almaya başladılar. İstenen seviyede asla değil, hatta kendi toplumlarında yer alan Arap ve Orta Doğulu gazetecileri konuşturmaya başladılar. Geçenlerde bir üniversitede dinledim, Lübnan’dan Fransız bir isme sahip profesörle bağlantı kuruldu. Şunu söyledi: “Biz zannediyorduk ki Avrupa, kendi değerine bağlı kalacak, Amerika’nın ahlaksızlığına dahil olmayacak. Macron onu tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor. Bu tutumun değişmesi gerekiyor.”

Bunu bizden çok onların yapabilmesi daha önemlidir. Bunu esasında gündeme getirip küreselcilik adına değil ama evrensellik adına böylesi bir tavrı hissettirecek Yahudi entelektüelleri vardır. Yahudi gelenekselciliği içinden böyle entelektüellerin çıktığını görüyoruz. Kendilerine yakıştırmıyorlar. Yani burada “Batılılar her zaman Batılıdır” düşüncesine kapılmayalım. Böyle bir siyaset takındıkları muhakkak ama biz bunu hatırlatmaya devam etmeliyiz. Temel prensipler hepimiz için gereklidir. Benim için ne kadar asılsa senin için de o kadar asıldır. “Benim kültürüm, onları da seni de içine almayı önemseyen bir kültür.” Bu imajı vermek durumundayız. O bakımdan entelektüellerimizin bize ve onlara karşı bir hatırlatıcı vazifesi görmesi elzemdir. Elbette tedbirimizi alacağız. Elbette bir dünya nizamı açısından ve kendimizi korumak açısından nasıl hareket edeceğimiz, hangi politikayı takip edeceğimiz; Akdeniz’den Avrupa’ya, Orta Asya’dan Arap dünyasına doğru kendi menfaatlerimizi düşünen bir siyasetimiz olacak. Mavi Vatan olarak ilan ettiğimiz o sulardaki hâkimiyetimiz her an gündemde olacak. Savaşa hazır bir yapımız olacak. Ama aynı zamanda bu özgüvene, zengin bir medeniyete sahip olan bir millet olarak onlara kendilerini hatırlatmalıyız. Öyle bir işleve sahip olabiliriz. Bunu yapabilecek 2-3 tane millet var. Şu anda bunlardan bir tanesi Türklerdir.

Evrensellik meselesini küreselleşmenin karşısına koyarak dikkat çektiniz. Son süreçte şuna şahit olduk. İsrail Devlet Başkanı çıkıp “İşeya’nın kehanetlerini gerçeleştireceğiz” diyor. Hani dünya bilimselliği kabul etmişti, dinlerin çağı kapanmıştı, Batı bize bunu böyle anlatmadı mı? Marks’ın afyon olarak nitelendirdiği din kavramını siyaset sahnesinin göbeğinde görüyoruz. Aslında koskoca ülkeler; ne zaman ilan edildiği belli olmayan bir kehanetin peşinden gidiyorlar…

Sadece insanlar değil, dinler dahi araçsallaştı. Böyle bir gelenekten geliyor olabilirsiniz ama geleneğin yorumu ve tatbikatı bu değil.

Aslında sizin bu söylediğiniz evrenselleşme iddiası, bu düşüncenin de karşısında olan bir fikriyat. Çünkü bu düşüncenin götüreceği yer, Huntington’un ortaya koyduğu “Medeniyetler Çatışması” tezi. İran’a, İsrail’e baktığımızda zıt kutuplar olarak görünüyorlar. Evanjelistler kurtarıcı bekliyorlar ve Tanrı’yı kıyamete zorlama dedikleri hadiseyi sanki el birliğiyle gerçekleştirmek için uğraşıyorlar. Herkes kendi kazanacağına inandığı bir “manyaklığı” savunuyor.

Evet, birleşmişler gibi duruyor. Biri oradan, biri buradan aynı orkestranın içindeki müzik aletleri gibi. Akli olan dururken akıl dışı alanın prim getirdiğine ve ancak bu şekilde kazanacaklarına inanıyorlar.

Hocam, çok enteresan bir hadise. ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile Netanyahu görüşüyorlar. Birinci cümlesi, “Ben buraya bir Yahudi olarak geldim” oluyor.

Ben de aynı şeyi alıyorum ve kendisine cevap veriyorum. Yahudilik tek tanrılı bir din. O hâlde senin ne söylemen gerekirdi diye soruyorum. Yani bunu bir yobazlık fikriyatından çıkar, aynı fikri bunu sona erdirmek adına kullan. Herhalde yine İsrail’de yaşamış ve ölmüş olan Martin Buber, bir Fransız Yahudisi olarak bunu söylemeyecekti. Yani bugün ne kadar düştüğünü, yüzeyselleştiğini, dinleri ve insanları fikirlerine nasıl alet edip savaş için silah ve slogan olarak kullandıklarını görüyoruz. Bu çok büyük bir tehlikedir ve asla İslami değildir. Bir olayı hatırlatmak istiyorum. Bununla da iftihar ediyorum hem ülkemle hem de buna karar vermiş ilmî heyetle. Peygamberimize hakaret edilmişti, hatırlarsanız 2006-2007 yıllarında Danimarka’da. Ben de o zaman TRT’de “Düşünce Heykeli” adlı programı yapıyorum. Kutlu Doğum Haftası… Diyanet İşleri Başkanlığı o seneyi buna cevap olarak “Bütün Peygamberlere Saygı Haftası” olarak kutladı. Mesele budur, bu İslamidir. Bunu başka bir monoteist otoritenin yapabilmesi, belki ruhen istese bile çok zordur. Yani 1960’lardan sonra farklı dinlerin mensuplarının da bir dindarlık haysiyetlerinin olduğunu kabul etmiştir Vatikan. Bunu kendi dogmaları içinden ifade etmek önemli bir reformu gerektirmiştir. Bir konsili gerektirmiştir. Ama bizim yapmış olduğumuz harikulade bir reflekstir. Bütün Peygamberlere Saygı Haftası, İhtiram Haftası diyelim. Çünkü Peygamberimizin şahsında hepsini gündeme getiriyoruz.

Bakın şu da var. 25 senelik mazisi var, belki birazcık daha fazla oluyor Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” fikrini hediye ettiler. Bizim hiçbir entelektüelimiz bunu kabul etmemiştir. Buna hiçbiri medeniyetler çatışması demek istemedi. Çünkü temelindeki etik konuya bakış refleksleri farklıdır. Yani bunların hepsinin hatırlanması lazım. Yani sadece ötekilere olan tavrımız böyle olmamalı. Bizim kendi iç münasebetlerimizi, prensiplerimizi, muaşeretimizi, asaletimizi hatırlatmamız lazım.

Son olarak şunu sorup bitirmek istiyorum. Siz Vatikan’da görev yaptınız Türkiye Büyükelçisi olarak. Gazze’deki bombardımanın basına en çok yansıyan kısmı bir hastanenin vurulması oldu. Hastane bir Baptist hastanesiydi. Fakat Hristiyan dünyasından yeteri kadar tepki gelmedi.

Genel anlamda Papa’dan tepki geldi. Hastane dolayısıyla değil sadece. Bu yaşananları, yani sivillerin, çocukların, kadınların bombalanmış olmasını hiçbir şekilde tasvip etmedi Papa.

Yani daha görünür olması gerekmiyor muydu?

Görünür olması bir medya meselesidir.

Aynı şekilde Bartholomeos Efendi için de geçerli. Mesela bu olaylar başladığından beri ben hiçbir demecine rastlamadım.

Mutlaka vardır. Mesela bizim de aksettirmediğimiz şeyleri düşünüyorum. 2010’da mesela bir Orta Doğu sinodu yapıldı Vatikan’da. Konu, Filistin’de İsrail’in pozisyonuydu. Oradaki sinodda, yani bütün Katolik birimlerin birleşip müşterek aldıkları kararda; Filistin’in Filistin olarak kalmasından başka bir talepleri olmadı. Aynı şekilde yaşananlara reaksiyon gösterdiler.

Hocam, yıllar evvel “Avi Shlaim” ile röportaj yapmıştık. Şunu söylemişti: “Bir gün Kudüs hakikaten tek başına Yahudilerin hâkimiyetine geçerse, yani o topraklardan bütün Müslüman Filistinliler sürülürse dünya Hristiyanları olarak Kudüs’e gidemeyiz.” Kendisi eski sosyalist bir Yahudi “Hristiyan dünya Kudüs’e gidemez” dedi. Nedenini sorduğumda “Çünkü benim eski inancıma göre sünnetsizlerin Kudüs’e adım atması yasaktır” diye cevap verdi.

Bu gibi hadiseler inanılır gibi değil ama var. Sizden, benden çok daha iyi tarif etmiş. Çok daha iyi bilirsiniz, anahtarlar Müslümanlara teslim ediliyor. Hristiyanlar kendi içindeki grupların ve zümrelerin mukaddes olarak gördükleri alanların anahtarlarını Müslümanlara teslim etmişlerdir. Bunları kendimiz için de lütfen hatırlayalım. Hangi ahlakımızın, hangi dünya bakışımızın, nasıl bir evrensel temayülümüzün olduğunun farkına varalım. Nitekim son zamanlarda siyasette bunu gösterdik. Bize irrasyonel, akıl dışı bir tavır alış değil; aklıselim içinde alınmış fikir yakışır.

Olcay Can Kaplan

MSGSÜ Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Tercüman’da yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...