07 June 2024

“Korku hikâyeleri duvarda asılı eski radyo gibidir”

Korku edebiyatının güçlü isimlerinden Mehmet Berk Yaltırık ile dünden bugüne korku meselesini masaya yatırdık.

Geçtiğimiz aylarda sosyal medyaya bir haber düştü. İngiltere’de bir üniversite, büyücülük ve cadılıkla alakalı bir ders koyacak müfredatına. Büyü ve sihir meselesinin varlığını İslamiyet’ten biliyoruz. Fakat Hıristiyan dünyasında bu meselenin ardında ne yatıyor? Harry Potter filmleri, falcılar, büyücüler, sihirler… Hıristiyanlık dünyası bu meseleye nasıl bakıyor?

2000’de bir gazete haberi okumuştum. Rahibin biri, bir kilise önünde taraftarlarıyla toplanıyor ve topluca Harry Potter kitaplarını ateşe veriyorlar. Rahip “Bu seri çocukları büyücülüğe, cadılığa özendiriyor” diyor. Mahkemeye bile intikal ediyor mesele. Müziğiyle, filmde oynadığı rolle gençleri şeytana tapmaya özendirdiği düşünülen kişiler de bundan payını alıyor. Kurgu işlerini çok tehlikeli olarak görenler var içlerinde. Bu üniversitedeki olay bu şekilde değil, daha antropolojik bir öğreti olarak karşımıza çıkıyor. Yani kültür bağlamında inanç tarihi gibi değerlendiriliyor. Hangi kültürde nasıl inanıldığıyla, görevleriyle ilgili açılmış bir program bu gördüğüm kadarıyla.

Hıristiyan âleminde bu işi cadı avcılığına götüren bir durum da var. Bir kere bütün ilahi dinlerde lanetlenen bir şeydir büyü ve sihir. Çünkü Tanrı iradesine karşı koyarak bir şey yapmaya çalışıyorsun. Bizde şirktir, biliyorsunuz. Musa’nın Firavun’la, Firavun’un büyücüyle cengine kadar gider bu iş. Tevrat’ta da büyücülük pek hoş karşılanmıyor. Hıristiyanlık dünyasındaki tepki ise daha büyük.

Peki, cadı avcılığı meselesine dönecek olursak cadılar; büyü ve sihir yaptıkları için mi, yoksa “kadın” olarak devrin yerleşik düzenine kafa tuttukları için mi cezalandırılıyorlardı?

Cadı avcılığı daha çok Protestanlığın yayılmaya başladığı dönem ve coğrafyalarda oluyor. En çok, ciddi değişimlerin olduğu bölgelerde görülüyor. Buralarda sihrin, şeytanla anlaşma yapılarak gerçekleştiği düşüncesi bulunuyor. Yani cadı bir hüviyet değiştiriyor. Hıristiyan inancında o dönem cadı, şeytanın yardımcısı gibi bir konuma oturtuluyor. Eskiden cadılar; köylerde, kasabalarda çeşitli kocakarı ilaçları yapan, fal bakan kadınları ifade ederdi. Tasavvur olarak daha folklorikti. Kötü tasvir olarak belki çocuk kaçırmaları falan eklenebilir bazı yörelerde; Karadeniz ve Balkan hikâyelerindeki gibi…

Protestanlığın yayıldığı coğrafyada, yani o din değişimlerinin çok görüldüğü bir dönemde ve coğrafyada özellikle 1600’lere doğru patlak vermiş bir olay. Nitekim Amerika’da da spritüel topluluklar arasında da cadı hezeyanları oluyor. Cadı mahkemeleri, insanların yakılması vesaire gibi hadiseler yaşanıyor. Cadı diye yakılan kadınlar, aslında toplumda biraz sivriler. Hatta komşularının da biraz çekemediği kadınlar olabiliyor. Bazen de inzivaya çekilip ormanın kıyılarında yaşayıp otla böcekle haşır neşirse cadı olarak nitelendirilebiliyor.

Bizim köylünün bir karaltı görmesi yeter; hemen bakıyor, “Bu kesin cadı” diyor. Yahut bir kadın kendi kendine keçilerini sağıp hayvanıyla dertleşiyorsa bu durumu doğrudan “Şeytanın keçisiyle onu konuşurken gördüm” şeklinde aktarılabiliyor. Bunları mahkeme kayıtlarından falan da biliyoruz. Dolayısıyla burada her şeyi bilen, kocakarı ilaçları yapan kadının alternatif bir bilgi kaynağı gibi görünmesi söz konusu oluyor. Kadının toplumda sivrilmesi, cadılık durumuyla birleşince fatura bu insanlara kesiliyor. Mesela 1930’larda Amerika’da Rochester Cadısı vakası yaşanıyor. Irene Ray adlı bir kadının cadı olduğuna inanmaya başlıyor insanlar. Kadın kiminle kavga etse o kişi kalp krizi geçiriyor ya da başına bir bela geliyor. “Kesin bu kadın cadı” diyorlar. Hâlbuki kadın sosyal yardım alarak oraya taşınmış, bu sebeple de kadını kimse çekemiyor. Kadın sonra bir trafik kazasında ölmüş. Fakat şöhreti peşini bırakmamış. Hâlâ Rochester Cadısı diye hakkında hikâyeler dönüyor. Arka planda dönemin siyasi koşulları da var. Siyasi alanda bu folklorik kısım fazla ön plana çıkıyor bazen. Balkanlarda 400-500 yıldır hortlak, vampir gibi inançlar, folklorun bir parçası.

Korku hikâyelerinin arkasındaki gerçekler
Hemen akla meşhur Tırnava Cadısı akla geliyor…

Aynen öyle. Tırnava’da iki yeniçerinin hortladığı söylentisinin çıkması da böyle bir şey. Hikâye 1830’lu yıllarda Vaka-yi Hayriyye ile başlıyor. Siyasi atmosfere göre bu haberi alıp resmî gazete olan Takvim-i Vakai’de yayımlıyorlar. Kalanlara karşı bir propaganda olarak kullanmak için bu haberi yayıyorlar. Dönemin siyasi, sosyal çevresine bakmak gerekiyor. Bu tür konular neden hezeyana dönüşmüş? Niye böyle bir histeri çıkmış? Bunlara bakmak gerekiyor.

Batı’daki Cadılar Bayramı etkinlikleri malum çok popüler hâle geldi son yıllarda.

Tabii, tabii. Korku sinemasına, korku edebiyatına dönüştü. Bu canavar figürlerinden tutun belli dekorasyonlarla alanların süslenmesi korku turizmi çerçevesinde mekânların gezilmesine, düzenlenmesine evirildi bayramın etkisiyle. Bunlar hep korku turizmi kavramıyla bağlantılı. Bayram da bunun önemli bir parçası.

Bizim kültürümüzde, Balkanlar’da, Doğu Karadeniz’de Cadılar Bayramı’na çok benzer folklorik öğeler görüyoruz. Sistematik olarak tarihsel bir bağlantı kurabilir miyiz?

Sadece işlevsel bir bağlantı var. Hasattan sonra yani kış gün dönemlerinde yapılıyor bu etkinlikler. Kökenleri Keltlere kadar uzanır aslında. Geçmişte kış geldiğinde kıtlığın yaşanıp yaşanmayacağı bilinmez. Ürünün bereketinin kesilip kesilmeyeceği bilinmez. Öyle olunca ahali toplanıp yiyecek biriktirir. Topluca, çoluk çocuk kılık değiştirerek sokaklarda dolaşıyor, köy civarlarında insanlara şakalar yapıyorlar, korkutuyorlar, bilmeceler söylüyorlar. Zaman içinde bu gelenek, Halloween’e dönüşüyor. 1950’lerde Amerika’da endüstrileşme süreci başlıyor. Jack-o-land balkabağı feneri gibi klasik dekorasyonlarla, kostüm partileriyle eğlenceli hâle getiriliyor.

Bizde de bunun muadili yok mu? Elbette var. Karadeniz’de meşhur Kalandar Gecesi. Eski Gregoryen takvime göre kışın başlangıcına tekabül ediyor. Zamanlar, yöreden yöreye değişiyor. Kalandar Gecesi Karadeniz’de, Trakya’da Koleda ve Boncuk Geceleri var. Bakıyorsunuz, tarihleri hep kış başına denk geliyor oradaki takvime göre. Kılık değiştiriyorlar, korkunç kılıklara bürünmüş gençler dolaşıp insanları korkutuyor; bilmecelerle, tekerlemelerle erzak topluyorlar. Bu toplanan erzakla yemek yapılıyor, kabak tatlısı yapılıyor ve dağıtılıyor. Bir araya gelmişken insanlar hikâyeler anlatılıyor, bilmeceler söyleniyor.

Kabağın olması da ilginç değil mi? Kabak, Amerika’ya ait bir şey. Kolomb’la beraber Avrupa geliyor çünkü.

Evet, ne hikmetse bu korku folklorik bir mahiyet kazanmış. Kışın yenilen bir tatlı sonuçta kabak tatlısı. Tam olarak böyle bir tevafuk olduğunu düşünüyorum. Yani Amerikalılar sonradan fenere falan dönüştürmüşler içini boşaltarak. Onu bir kültüre çevirmişler, bizde sadece gıda olarak kullanılmış. Başka bir kullanımla karşılaşmadım bizim coğrafyada. Ama şu enteresan: Onlarda da kılık değiştirip korkutma var, bizde de. Acaba bunlar ayrı mı? Yani işlevleri ayrı ama coğrafyalar çok farklı olsa da verdikleri tepkiler fıtraten benzer. Adam diyor ki: “Kışın başlangıcında kötü ruhlar gelecekse ben ne yapabilirim? Bunları korkutmak lazım.” Korkunç kılıklara bürünüp etrafta dolaşıyor. Dünyanın pek çok yerinde farklı etkinlikler var böyle. Kukeri Festivali var Bulgaristan’da. Onlar da kara gocuklarla dolaşıyorlar. Çok ürkütücü, böyle tüylü tüylü… Bulgaristan bunu turizme kazandırdı. Her yıl binlerce turist Kukeri Festivali’ne fotoğraf çekmeye gidiyor. Bu tür etkinlikler, festivaller oluyor ama folkloru kültür endüstrisine kazandıran Amerika oldu. Hollywood filmleriyle büyüdük mesela. Yani düşünün, en çok vampir filmi, Batı sinemasında var. Biz vampirleri sinemadan tanıyoruz. Yanı başımızda, dibimizde, Balkanlar’da tanıdık gelen bir şey ama Balkanlar’da hikâye dinleme imkânımız yok. Biz hepimiz sinemadan öğrendik.

Günümüzdeki paganizm sosyal hezeyanlarla bağlantılı

Siz yıllardır bu korku endüstrisinin içerisindesiniz. Hem üretim yapıyorsunuz hem konuşmalar gerçekleştiriyorsunuz. Bu kültürün yaygınlaşması, son yıllarda görünür olması bilinçli bir tercih mi sizce? Özellikle genç kuşağı bir anlamda semavi din kalıplarından kurtarıp özgürleşme adı altında paganizme yönlendirme mi söz konusu?

Twitter’da bazı hesaplara denk geliyorum. Yaşam tarzı seküler olan bir insan, “İki üç yazara kanıyorlar” diyor. Hesabına bakıyorum. Biyoenerji uzmanı, şifa uzmanı falan yazıyor. Eğer biraz daha geleneksel kodlara sahipse kültürel olarak daha farklı bir spritüel arayışa çevriliyor. Seküler ise bunun etkisinde kalıp paganizme ilgi duyabiliyor. Ben şunu söylüyorum; “Arkadaşlar birçok şey internette okuduğunuz gibi değil, gerçekte farklı.” Bunun kültürel bir planı var, o sebeple böyle inanılmış. Bugün paganizm çok mümkün değil. Böyle bir şeyi ancak eski bir hatıra gibi yaşatabilirsin. Günümüzde bunu sürdürmek tamamıyla sosyal hezeyanlarla bağlantılı.

Oluşan bu ilgiyi nasıl açıklıyorsunuz peki? Bundan yirmi sene öncesine göre bu konular daha çok konuşulur oldu. İnsanların gündelik hayatına, gündemine girmeye başladı. Bunun sebebi nedir sizce?

Aslında bundan on yıl, yirmi yıl önce de bir şekilde bu mevzular gündem oluyordu. Pandemi, ekonomik çalkantılar derken buhran dönemlerinde insanlar bu tür içsel kurtuluşa yönelirler. Bundan yirmi yıl önce reiki ve feng shui çılgınlığı vardı. Herkes evlerini feng shui’ye göre düzenliyordu. İnsanlar böyle dönem dönem farklı araçlara kapılır. Günümüzde sosyal medyada her şeyin sahtesi çıkıyor. “Ben biyoenerji, şifa uzmanıyım” diyor. Tezgâhları kurmuşlar. İnsanlara bunu anlatamıyorsunuz. İnsanların kendini rahatlatacak, hayatla baş edebilecek kurtuluş reçeteleri vardır.

Bunun araştırma kısmında da varsınız. Bizim, Osmanlı tecrübemizde nasıl bir korku tarihimiz var? Yani 150-200 sene önceye geri dönme imkânımız olsa Osmanlı dünyasında, bugüne benzer korkularla mı karşılaşacağız? Yine cinler, periler vesaire hayatımızda olacak mı?

Folklor bu, muhtemelen olacaktı. Çünkü insanlar her zaman hikâyelere ihtiyaç duyarlar. Artık sözlü kültür etkisini yitirdi, ekranlara daha çok bakıyoruz. Daha az sohbet ettiğimizi düşünüyorum. Arkadaş arasında arada bir toplanıp korku dizisi etkinliği yapıyoruz. Hikâyeler anlatılıyor. Bakıyorum, insanların hâlâ yüz yüze sohbet etme ihtiyacı, bir hikâye arayışı var. Bazen buluştuğumuzda bana da soruyorlar. Şöyle şöyle bir yer var, hikâyesi şöyle, gerçek midir diye. O anlatının gerçekmiş hissi vermesi insanları hâlâ heyecanlandırıyor. Osmanlı dönemine gelirsek bizi çok zengin bir kültür karşılıyor. Çok zengin bir kültürümüz var, Karagöz-Hacivat tasvirlerini biliyoruz. Bu önemli bir kaynak. Osmanlı literatürdeki cadı tasvirlerini biliyoruz. Mehmet Siyah Kalem başta olmak üzere bazı sanatçılarımız peri, dev gibi figürlerin tasvirlerini yapmışlar. Elimizde bir divan edebiyatı kaynağı var. Edebiyatta dekor olarak kullanılmış periler, cadılar, büyücülük mesela. Bazı halk edebiyatı unsurları da divan edebiyatında değer bulmuş. İşte caddede yapılan bir ritüel şiirin konusu olabilmiş. Ortak yayınlar yaptığımız arkadaşım Ömer Faruk Yazıcı, bununla ilgili bir araştırma yapmıştı. Bir diğer kaynak da Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi sadece tarihçi değil, aynı zamanda bir folklorcu ve antropolog. İyi bir hikâye anlatıcısı aynı zamanda. Halk hikâyeleri ve benzer hikâyeler var. Bugün bir kısmı bize ulaşmış. Bir de Mehmet Halit Bayrı gibi çok erken tarihlerde folklor araştırmaları yapan, Abdülaziz ibni Cemaleddin Efendi gibi folklor üzerine çalışan insanların araştırmaları var. Bu araştırmalarda aktarılan hikâyelerde doğaüstü anlatılarla karşılaşıyoruz.

Çok bereketli bir folklor malzemesi üzerinde oturuyoruz. Ebû Suud’un hortlak fetvalarına ve Osmanlı kayıtlarına girmiş vampir vakalara girmedim bile. Çok filmleştirmeye, kitaplaştırmaya müsait konu var. Ben elimden geldiğince edebiyat tarafında bunları işlemeye, anlatmaya çalışıyorum. Çünkü bunları yazmayı seviyorum. Kendi kültür ürünlerimiz hoşuma gidiyor, görülmesini istiyorum. Artık görsel sanatlara da çıksın bunlar. Sinemaya, diziye aktarılsın; hatta bilgisayar oyunu konusu olsun. Ben geçenlerde Gaming İstanbul Festivali’ne katıldım. O festivalde yerli oyun yapımcıları vardı. Düşük bütçeli, kendi imkânlarıyla oyun üreten kimselerle bir araya geldik. Bu malzemeden bahsediyorum; “Bakın böyle böyle canavarlar var, şöyle tasvirler var” diye. Da Vinci’s Demons diye bir dizi çıkardı Avrupalılar. Marco Polo dizisini düşünün, bunlara fantastik şeyler falan da eklediler. Bizde Evliya Çelebi gibi bir malzeme var. Bir sürü oyununu, dizisi görebilirdik.

Balkanlar korku hikâyeleri için müsait bir coğrafya

Ben Balkan kökenliyim. Bu korku hikâyelerine baktığımızda bizim oralarda bu meseleler çok dillendirilir, çok anlatılır. Vampir hikâyeleri, cinlerin musallat olduğu ev hikâyeleri mutlaka vardır. Bu hikâyelerin özellikle o coğrafyada kümelenmesinin, Drakula hikâyesinin de bir Balkan hikâyesi olmasının özel bir anlamı mı var?

Balkanlar; bu tür hikâyelerin kuluçkaya yatıp, gelişip serpilmesine müsait bir yer. Bir kere Balkan ismini Türkler vermişler. Dünya literatürleri de Türkçeden almış. Balkan, “sık ormanlarla kaplı, sarp dağlık mıntıka” demek. Balkan çok sık ormanların ve sarp dağların olduğu bir coğrafya, köyleri de buralara kurulmuş. Göçlere ve savaşlara tanık oluyor sıklıkla. Sel suyu gibi akıp giden bir göç ve savaş geçmişi var. Bu sel suları nasıl çamur tortusu bırakıyorsa folklor ve hikâyeler de öyle oluşuyor. Yani İstanbul gibi, Roma gibi iki büyük merkeze yakın ama aynı zamanda gözlerden ırak ve sapa olduğu için heterodoks sayılan dinî akımların da saklanma yeri, gelişme yeri olmuş. Bogomiller buraya gelmişler. Bizans döneminde de başka hareketler var. Balistlerin de yolu bir dönem bu coğrafyadan geçmiş. Mezarlıkları bile var.

İnançlar açısından da çok ilginç bir yer. Balkanlar’daki ve Rumeli’deki Şeyh Bedreddin tekkeleri, Yunanistan bağımsız olunca buraya göç ediyorlar. Kırklareli’nin bazı köylerine yerleşiyorlar. Kırsal yaşamın hâlâ baslın olduğu, şehir nüfusunun çok düşük olduğu, büyük şehirlerin yurt dışına göç verdiği bir bölge. Böyle olunca da sadece köylerde yaşlılar kalıyor. Alışageldikleri usulde yaşamaya devam ediyorlar. Burası zamanın yavaş aktığı bir coğrafyaymış gibi geliyor insana. Dönüşen, gelişen, kalabalıklaşan dünyadan çok farklı bir yer. Bu yönüyle de farklı hikâyelerin toplanması söz konusu oluyor.

Sunumlarımda da hep gösteririm. 2018’de Dünya Bankası’nın verilerine göre Avrupa’daki şehirleşme oranları gösteriliyor. Balkanlar’a bakıldığında Sırbistan’da %57-59 oranları arasında bir kırsal yerleşim var. Sırbistan’a, Romanya’ya bakıldığında hâlâ yerel gazetelerde vampir haberleri, ölü kazıklama vakaları görülüyor. Bu tür histeriler yaşanabiliyor. Bize film sahnesi gibi geliyor ama oranın folklorunda olan bir şey bu. Bir harita daha gösteriyorum sunumlarımda. O da 2018’de Romanya’da hazırlanmış bir harita. Romanya’da tuvaletler hangi bölgelerde evin dışında, hangi bölgelerinde değil diye yapılmış ve kırsal bölge ağırlığını gösteriyor. Romanya’da Çavuşesku döneminde köyler yerleşime kapatılıp insanlar zorla şehre yerleştirilse de sonradan köylere dönülmesine izin verilmiş. Ona rağmen hâlâ kırsal yerleşimin çok büyük bir oranı var. Çok ciddi sayıda tuvaletleri dışarıda ev görüyorsunuz orada. İşte karanlıkta o tuvalete giderken o hayal gücü çok daha farklı şekilleniyor. Coğrafyayı ve şartlarını, kültürel folklorik arka plan değiştikten sonra niye garip hikâyelerin anlatıldığını, nasıl inanılmaya devam edildiğini görebiliyoruz.

Türkiye’ye dönersek tekrar… Benim yaşadığım şehir, İstanbul ve Büyük Ada ile alakalı korku hikâyelerimiz var. Büyük Ada ile alakalı anlatılan çeşitli efsaneler var. Büyük Ada bir ada olmasından dolayı mı böyle efsanevi kimliğe sahip, yoksa Büyük Ada özelinde folklorik, siyasi, sosyal birtakım sebepler mi söz konusu bu hikâyelerin ortaya çıkmasında?

Bu, eski İstanbul folkloruyla ilgili daha çok. Eski Rum ahalinin folkloruyla bağlantılı. Rum ahali arasında hortlak kiracı, vampir hacı diye bir hikâye var.  Buna “vırkolak vırvolagas” diyorlar kendi dillerinde. İstanbul’da, Pendik yakınlarında küçük bir ada var. Üstünde de bir manastır yıkıntısı var. Fener Adası diyorlar, çok küçük bir ada. Adanın eski isimlerine baktığımız zaman bir tanesi gözümüze çarpıyor: Pavli Adası. Niye böyle bir isim vermişler acaba? Bunun cevabını verecek biri var. Vakti zamanında Fransız bir seyyah, Osmanlı topraklarına geliyor. Osmanlı topraklarına geldiği zaman Kos Adası’nda ahaliyi dehşete sevk eden bir hortlak hadisesine denk geliyor. İnsanlar, bir adamı sürekli gördüğünü söylüyorlar. İnsanlar çok rahatsız oluyor. Seyyah “Rumların, hortlağa karşı tedbirleri vardır. Uzak bir manastıra götürüp cesedi yakarlar, oraya terk ederler” diyor. Ben bu bilgiyi okuduğumda “Pavli Adası’nın böyle bir hikâyesi mi vardı? Orada böyle hortlak mı yaktılar ya da bir şey mi taşıdılar?” diye düşündüm. Rum ahalisi arasında böyle inanışlar varmış yani. O yüzden Büyük Ada’da da benzer vampir hikâyesinin anlatılması muhtemel. Her rüzgârda ahşapları gıcırdayan evler varsa zaten bir hortlak, hayalet, cin hikâyesi bizi bekler. Folklorumuzun bir parçası sonuçta. Yetimhaneden gece gelen çığlık sesleri gibi söylemler hâlâ kulağımıza geliyor günümüzde.

Peki, şahsi bir soru olacak ama siz bu korku hikâyelerindeki figürlerle karşılaştınız mı hiç, kendi hayatınızda? Bunların olduğuna inanıyor musunuz? Doğrudan bir temasa geçtiniz mi? Korku hikâyeleri anlatıldığında psikolojik bir etki oluşur. Sesler duymaya, bir şeyler görmeye başlarız. Uzun zamandır bu işin içindesiniz. Psikolojiniz bundan etkilendi mi?

Bu soru bana çok sık gelir ve hep de şu tepkiyi veririm: “Arkadaşlar, böyle acayip bir şeye denk gelsem sizce oturup kitap mı yazarım?” İnancım gereği inanırım cinlere ama öyle metafizik, fantastik bir deneyim yaşamadım. Bir de “gayp perdesi” diye bir şey var. Gayp perdesi, insanda açık olmadığı için belli varlıkları ve olayları fark edemez, göremez. O kişi deli veya evliya değilse fark edemez. Ben denk gelmedim ama bu tür olayları yaşadığını söyleyen, rahatsız edildiğini söyleyen çok insanla konuştum. Birçok tövbeli definecinin korku hikâyelerini dinledim. Beni ikna etmek zorunda değilsin. Bana hikâyelerini anlat. Ne yaşadın ya da ne duydun? Ben onları topluyorum. Çünkü edebiyat kısmıyla uğraşıyorum. Parapsikolojik boyutu çok başka. Yoktur, ararsın, görmeye çalışırsın… Bu apayrı bir tartışma meselesi.

Eskiye gittikçe hikâyelerdeki detaylar artıyor

Bir anlamda hikâye avcısısınız, hikâye topluyorsunuz. Bu hikâyelerde kadim zaman ve modern zaman arasında bir farklılık görüyor musunuz? Çünkü elektrik geldi büyük şehirlere; ardından cin, peri muhabbeti bir anda bıçak gibi kesildi. Karanlığın vermiş olduğu bir etki de vardı. Bir şeyler gördüğüne, işittiğine inanıyordu insanlar. Karanlık buna sevk ediyordu. O yüzden soruyorum, kadim ve modern zamanlar arasında çok tipik farklılıklar var mı?

Eski anlatılarda sözlü kültür etkili olduğu için detay artıyor. Belli bir yaş gurubunun altındaki kimselerden dinlediğim hikâyeler çok kısa, fazla detay yok. Kendi yaşadığı bir olayı bile bir çırpıda anlatıp geçiyor. Ama 40-50 yaşın üstündekilerden dinlediğim hikâyelerin detayı var. Yaş arttıkça hikâyenin kalitesinin de arttığını fark ettim. Yani bir dede anlatıyorsa başlıyor işte; “Öyle bir kış olmuştu ki” diyor, “Kurtlar bile donmuştu.” Böyle bir girişle hikâye, doğrudan içine alıyor insanı. Anlatılar yaşa, döneme göre çok fark ediyor.

Başta konuştuğumuz meseleyi tekrar detaylandırmak istiyorum. Okültizm dediğimiz mesele, çok eski tarihlere dayanan inançların getirdiği birtakım hadiselerle yoğrulmuş bir yaşayış biçimi. Son yıllarda Harry Potter, Yüzüklerin Efendisi gibi seriler, The Witcher gibi diziler popüler oluyor. Hepsini beraber değerlendirdiğimizde okültizm, büyü, sihir ve olağanüstü hadiseler köpürtülüyor mu? Buradaki maksat ne?

Birileri öyle bir plan yapıyorsa çok tutmaz. Çünkü insan makine değil. İnsan çok karmaşık bir organizma. İnsana bir şeyi ağzına tıkarcasına verirseniz, bu bal kaymak bile olsa bir süre sonra tiksinir. Bakın, Çağan Irmak yerli bir Frankenstein uyarlaması yaptı. Frankenstein uyarlamasının içinde şiveyle konuşan Osmanlı köylülerini görünce hepimiz meraklandık. Kendi malzememizi, kendi hikâyemizi ekranda, görsel sanatlarda görmeye hasretiz. Dolayısıyla böyle bir ilgi, kültürel bir eğilim var insanlarda. Okul gruplarından biliyorum, bizim yayınlardaki seyircilerden biliyorum. Çok karma bir okur ve izleyici grubum var. Çok farklı siyasi görüşten, kültürel arka planlardan gelen insanlar bunlar ama hikâye onların ilgisini çekiyor. Sadece belli bir kitle olsa dünyada böyle bir trendin olduğunu, bizdeki tezahürünün de bu olduğunu düşünürdüm.

Bizdeki sözlü kültürü etkisi aslında tüm bunlar. Çocukken hepimiz ailelerimizden korku hikâyeleri işitmişizdir.

Tabii, bunlar duvarda asılı eski radyo gibidir. Atamazsın, çünkü hatırası vardır, dede asmıştır. Ben bu hikâyelerle ilgilendiğimi söylediğimde insanlar, ilk yıllarda garipsiyorlardı. Şimdi biraz kabullendiler.

Osmanlı’daki ilk ufo vakası
Modern dönemde uzaylı öyküleri dediğimiz hadiseler var; karşılaşmalar, kaçırılmalar vesaire. Korku tarihimizde var mı böyle bir anlatı? Buna benzer bir uzaylı anlatısına Osmanlı döneminde ya da daha önceki dönemlerde de hiç rastladınız mı?

Bir belge var, o hâlâ tartışılıyor. 2010’lu yıllarda Bulgaristan’daki Osmanlı arşivlerinden çıkıyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında hurda kâğıt olarak da satılan bir sürü belge var. Onlardan da olabilir bilmiyorum ama 2010’larda bayağı konuşulmuştu. 1839’da 19 Ekim’de meydana gelmiş bir olaydan bahsediliyor belgede. Gökte bir ışık, uzunca süren bir parıltı görüyor insanlar. 1839’da ama 1840’lardan da bir belge var. Bunun için ufo görüldüğü düşünülen ilk belge deniliyor. 1840’larda Teksas’taki belgede “Bu ufodur” deniliyordu. Osmanlı arşivindeki belgede ise gökte görülen parıltıyı dönemin kadısı anlatıyor. Olayı haber veriyor, “Sultanımız için bir uğurdur” diyor. Ama pek uğur getirmiyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Anadolu’ya yürüyor o tarihte. Trakya Üniversitesi’nden Altay Bayatlı, Osmanlı’da benzer vakalar üzerine çalışıyor. Onunla konuştum. O “Bu belgelerde bahsedilen şey ufo değil. Gök taşı olabilir ama o da çok uzunca bir süre ateş saçarak gökte görüldüğüyse yeryüzüne düşene kadar parçalanır” dedi. Hak verdim. Şimdi Anadolu’da bakıldığında da uzaylı gördüğünü ya da uzaylılar tarafından kaçırıldığını söyleyen çok insan var. Kültür televizyonun, sinemanın etkisiyle değişiyor. Folklor ve kültür yaşıyor bir anlamda, dolayısıyla şekilleniyor.

Ayrıca pek çok farklı yakıştırmalar var ufolara dair. İşte Kristof Kolomb’un hatıratında geçen bir kısım varmış. Denizde bir yerden bir yere giderken Kristof Kolomb, gökten denize doğru ışık hüzmeleri görüyor gece vakti. Bugün onun bahsettiğini, insanlar kuzey ışıkları olarak yorumluyor. Herhâlde okyanustan geçerken görüyor. Ama tasviri çok farklı, eski insanların tasavvuruyla da çok bağlantılı. Mesela İbn Fadlan’ın sehayatnamesini okuyoruz. Düşünsenize Bağdat’tan çıkıp gelmiş bir gezginsin. Kuzeye çıktıkça gökyüzünde değişik, kırmızı yeşil ışıklar görüyorsun. Şimdi Bağdat’tan çıkan biri itikadı gereği bunu nasıl değerlendirecek? Medrese eğitimi görmüş olması sebebiyle biraz daha rasyonel bakabilir. O dönemin bakışına göre değişiyor bu değerlendirmeler. Eski seyyahlar, folklordan ne kadar etkilenmişler? Kendi inanışlarıyla bu yönde bir irtibatları yoksa bir hikâyeye daha rasyonel bakıyorlar, bunu ayırt edebiliyoruz.

Siz insanlarla birebir temas ediyorsunuz. Size uçuk kaçık birçok hikâye anlatılıyor. Yalan söyleyip söylemediğini, abarttığını anlayabiliyor musunuz?

Yalanı anlayamam ama kurgusundan çıkarım yapabilirim. Eğer bir şey anlatırken kurgu öğeleri fazla katılmışsa çözerim. Şöyle; anlatılan bana çok lezzetli, keyifli geliyorsa diyorum ki buna kurgu katılmış. Kurgu her zaman daha lezzetlidir. Ama yalan düşüncesiyle yaklaşamıyorum. Çünkü bu bir anlatı. Gerçek ya da değil, ben bunu kurgulayıp hikâye formatına sokacağım. Böyle bir gerçekliği vardır, yoktur tartışmasına girmiyorum. Bana bir şey ispatlamak zorunda değil hikâye.

Olcay Can Kaplan

MSGSÜ Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Tercüman’da yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...