13 May 2024

Evrim Demirel ile caz söyleşisi

Duyguların, hislerin, mücadelelerin melodik ifadelerini bir piyanoda, saksafonda, gitarda doğaçlama olarak dinleyicisine sunan caz müziğini hem bir besteci hem bir caz piyanisti olan Prof. Dr. Evrim Demirel ile konuştuk.

Kulağımızın bir yerden muhakkak aşina olduğu, ilgilisinin büyük bir zevkle takip ettiği eşsiz bir müzik, caz. Bu sebeple onu tanımak, tarihsel serüvenine ortak olmak; dinleyicisi ile müzik arasında yepyeni bir bağ kuruyor. Öyleyse öncelikli sorumuzu yöneltelim: Caz nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır?

Caz, Amerika’da New Orleans'ta doğduğu kabul edilen bir müzik türü. 20. yüzyılın başında New Orleans'ta çok kültürlü, çok katmanlı bir toplumsal yapı var. Dünyanın her yerinden yatırım yapmaya ya da çalışmaya gelenler, sürülenler vb. Bir çok sebeple şehre yerleşenlerle dolu kozmopolit bir şehir New Orleans. Siyahiler de bu toplumsal yapının içerisinde fakat alt tabaka olarak görülüyorlar. Siyahi bir grup daha orada; Avrupa’dan gelen Kreollar. Kreollar, Avrupalı zengin beyazlarla yaşamış, genelde onlara dadılık yapmış, bir çoğu müzik eğitimi almış bir topluluk.

Burada siyahiler, (1865’te kölelik yasaklanmasına rağmen hâlâ toplumun alt tabakasında görülmesi sebebiyle) tahmin edersiniz ki en ağır işleri yapıyorlar; inşaat ve tarım işçiliği gibi. Orada birlikte çalışırken “work song” veya “plantation song” denen birtakım şarkılar icra ediyorlar.. Siyahiler, o dönem ucuz, kolay ulaşılabilen bir çalgıyla, yani gitarla kendilerini ifade ediyorlar. Aşklarını, acılarını, zor yaşantılarını müzik yoluyla ifade ediyorlar. Ve bu Blues dediğimiz bir türün oluşmasına neden oluyor. Blues cazın önemli kaynaklarından biri oluyor. Bir yandan kiliseler o dönemde siyahiler için yaşadıkları sorunlardan ve ırkçılıktan bir nebze olsa da kaçabilecekleri bir ortam sunuyor. Kiliselerde batı müziği armonisi ile tanışıyorlar. Siyahilere özgü vokal özellikleri ve müzik anlayışları dini müziklerle buluşuyor. “Call and Response” geleneği de doğaçlama imkanı sunuyor. Bu birleşimle beraber “gospel” dediğimiz bir müzik türü oluşuyor. Bir çeşit vokal müziği. Gospel da cazı oluşturan kaynaklardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

Bir yanda da askerî müzikler ve dolayısıyla bando var.. İç savaşın da olduğu bir dönem... Iskartaya çıkan birtakım bando enstrümanları o dönem satılıyor ve siyahiler bu enstrümanları ucuz fiyatlara satın alıyor. Trompet, trombon ve tuba gibi enstrümanlar caz müziğin ilk enstrümanları oluyor. Vokalle söyledikleri blues ezgilerini, bu enstrümanlarla ifade edecek fırsatı buluyorlar. Dolayısıyla askerî müzik de, cazın doğumunda bir rol üstleniyor. Tabii ki daha fazla kaynak var.. Çok kültürlü bir ortamın varlığı neticesinde pek çok müzik türünden de etkileniyor. Mesela opera, senfoni orkestraları, ragtime...

Piyanonun ritmik düzeni içinde caz
Ragtime, caz müziğin şekillenmesinde önemli bildiğimiz kadarıyla. Cazı hangi yönlerde besliyor; aralarındaki bağlantı nasıl oluşuyor?

Ragtime, bir çeşit yazılı piyano müziği. Çeşitli eğlence mekânlarında genellikle “prefesör” takma adını kullanan piyanistler tarafından icra ediliyor. Jelly Roll Morton, Scott Joplin, Tom Turpin gibi piyanistler; türe büyük katkılar sunuyorlar. Sol elin güçsüz zamanlarda akorlar çaldığı “Stride” piyano tekniği kullanılıyor daha çok. Cazda 2 ve 4. Zamanların daha güçlü olmasının ilk örnekleri olarak görülebilir. Armonik dil bakımından Ragtime müziğinin çok belirleyici olduğunu da söyleyebiliriz ayrıca. Zaman içerisinde piyanistler icralarına doğaçlama unsurunu ekliyorlar. Zaten siyahilerin müziğinde var olan doğaçlama, caza çok şey katıyor. Bir röportajında trompetçi Wynton Marsalis, Amerika’da kendini ifade etmekte çok zorlanan siyahilerin hayat içinde doğaçlama yapmak zorunda olduklarını söylüyor. Onun iddiasında bu, ne kadar doğru bilmiyorum, bunun kanıtlamak zor. Ama bence sosyal durumu müzikle bağdaştırmak için iyi bir metafor olabilir. O doğaçlama geleneği bu kanalla oluşuyor hem siyahilerin müzik icralarında hem de ragtime dediğimiz klasik kökenli virtüöz müziğinde.

Diğer türlerin yanı sıra Ragtime ile Blues cazı oluşturan en önemli iki kaynaktır diyebiliriz. New Orleans'ta ortaya çıkan yeni melez türü icra eden bazı müzik toplulukları oluşuyor. Genelde Trompet, Klarnet, Trombon, Tuba, Banjo (bir tür gitar) ve davuldan oluşan ve bugün ilk caz orkestraları örnekleri olarak kabul ettiğimiz gruplar ortaya çıkıyor. Özellikle trompet icracıları öne çıkmaya başlıyor. Buddy Bolden mesela büyük bir efsane olarak doğuyor. Lois Armstrong ile yine bu dönemde karşılaşıyoruz. Müzisyenlerin birbirinden ilham aldığı bir trompet geleneği gelişiyor. New Oriens stili böylelikle şekilleniyor. Bu stil içerisinde trompet ve klarnet, banjo, tuba ve davul artık bir set hâlini alıyor. Banjo zamanla yerini gitara bırakıyor, piyano ekleniyor belli bir süre sonra tuba yerini kontrabasa bırakıyor.

Büyüyen orkestralar, popülerleşen müzik ve keyifle yapılan danslar

Gelişen müzik, küçük enstrüman topluluklarını doğuruyor. Davul, trombon, trompet gibi askerîden gelen bakır çalgılar ve klarnet temel enstrümanlar olarak kullanılıyor. Genellikle de melodik yapıyı trompet icra ediyor, en bariz duyduğumuz enstrüman o. Trombon eşlik ediyor, klarnet ise doğaçlamalarla (genelde arpejler ile) süslemeler yapıyor. Aynı anda davulla banjo bir ritmik yapı sunuyor. Duyulan bu melodiler, aslında cazın rafineleşmeye başlayan erken formları.

1920’lerde New Orleans’tan bu müzik, “Great Migration” denen iktisadi krizle birlikte kuzeye doğru taşınıyor. Dixieland denilen bir tür doğuyor böylece. Aslında New Orleans türünün devamı. Aşağı yukarı aynı müzikten bahsediyoruz.. 1917’ de ilk caz albümü yayınlanıyor. Caz, çok çabuk evrimleşen ve gelişen bir müzik. Bazı kaynaklarda klasik müziğin yaşadığı uzun evrimi cazın yüz yıl içerisinde yaşamış olduğu söylenir. Yani aslında on yıllık evrelerde dahi cazdaki değişimi görebiliyoruz. Bugün klasik caz olarak tanımladığımız swing veya büyük orkestralarla bütünleşmiş big band mesela 1930’larda ortaya çıkıyor ve 1945’lere kadar Amerika’yı kasıp kavuruyor. New Orelans kökenli bu müzik Chicago, New York gibi metropolitanlarda büyük kitlelere ulaşıyor. Özellikle büyük dans salonlarında eğlence müziğinin bel kemiği oluyor. Fletcher Henderson. Count Basie, Duke Ellington, ve daha bir çok isim bu dönemde sivriliyor ve cazın klasik devri olarak tanımlanabilecek “swing” döneminin önemli temsilcileri olarak karşımıza çıkıyor.

Caz denilen şeyi böyle bir nefeste tanımlamak çok zor olsa da dönüşümün kulakla hissedilebilir olduğu bir dönem başlıyor. Swing, kelime anlamı olarak “sallanmak” demek. Ama aynı zamanda cazın popülerleşmeye başladığı döneme de verilen isim oluyor. Yaşanan göç dalgası sebebiyle kuzeydeki büyük şehirlerde “swing” yani caz popüler hale geliyor. Böylelikle 1930’larda yine eğlence dünyası, müziği şekillendiriyor Amerika’da. Çeşitli mekânlar, özellikle de balo salonları eğlence pratikleri için oldukça önemli. Bu eğlence mekânlarında büyük, görkemli orkestralar kuruluyor. İşte bu orkestralara big band diyoruz. Trompetler, trombonlar ve icraya eklenen saksafonlar orkestralarda yerlerini alıyorlar. Kronolojik olarak net bir zamana işaret etmek zor ama trompet ve trombon, bu müzikte biraz daha erken dönemde yer alıyor diyebiliriz. Büyük orkestralarla saksafonlar da ön plana çıkıyor.

Saksafon çağı
Yeni bir dönemde yeni bir enstrüman mı duyuyoruz o zaman caz orkestralarında?

Evet. Ünlü saksafoncu Sidnet Bechet, soprano saksafonu caz müziğine kazandıran ilk isim diye biliyoruz. İlk defa o zaman saksafonu caz müziğinde duymaya başlıypruz. (Klarnetin yakın bir akrabası olduğunu ve ses hacmi olarak Trompet ve trombonlarla daha dengeli olduğunu göz önüne alırsak son derece uygun bir çalgı ailesi). Ardından tenor (ve bariton) saksafonlar katılıyor orkestraya dörderli gruplar hâlinde. Böylece bir big band geleneği oluşuyor. Dört trompet, dört trombon, dört saksafon (ve hemen sonrasında bir bariton), davul, tuba, piyano ve banjo... Banjo da yavaş yavaş yerini gitara bırakıyor. Bir piyanist ve aranjör olan Fletcher Henderson ise caz icralarında tubayı kontrbas ile değiştiriyor, kontrbasın daha iyi “groove” ettiğini düşünerek olsa gerek ki böyle bir seçim yapıyor ve bu gelenek halini alıyor.. Böylece tuba gözden düşmüş oluyor orkestra içinde. Big band dediğimiz caz orkestraları, 1930’larda bu şekilde yayılmaya başlıyor. İşte bu klasik formuna 1930’larda kavuşuyor. Çok net bir tarih vermek kolay değil ama 1930-1945 arasındaki sürece klasik dönem diyebiliriz.

Avangart bir tür: Be-bop
Klasik dönemin ardından cazın başka türlerini de duyabiliyor muyuz, peki?

Evet; mesela daha sonra o dönem için avangart olarak algılanabilecek bir türle, be-bop ile karşılaşıyoruz. Bugün caz eğitiminin genellikle göbeğine koyduğumuz ve öğretmeye çalıştığımız bir müzik dili be-bop. Ama o dönem için avangart, aykırı bir durum olarak karşılanıyor. Hatta Louis Armstrong, “Bu müzik ne dinlenebilir ne söylenebilir ne de dans edilebilir” diye eleştiriyor. Tabii bir yandan müziğin dili de değişiyor. Swing döneminde müzik; popüler kültürün bir parçası iken, yani dans etme ve eğlenme gibi bir işleve sahipken, orkestraların iktisadi sebeplerle de küçülmesinin sonucu olarak “be-bop” dediğimiz türün New York’ta bazı virtüoz müzisyenlerin öncülüğünde oluştuğuna tanık oluyoruz.

O dönemde ayrıca plaklar çok yaygın değil. Dolayısıyla insanlar sadece radyoda ve çeşitli eğlence mekânlarında, büyük balo salonlarında bu müziği dinleyebiliyorlar. Fakat daha sonra İkinci Dünya Savaşı ve ekonomik resesyon sebebiyle orkestralar küçülmeye başlıyor. Müzik de buna ihtiyaç duyuyor bir bakıma. Nitekim o orkestralarda yer alan bazı virtüözler, teknik olarak daha yüksek kapasiteli müzikler icra etmek istiyorlar. Big band orkestralarında bu, tabii ki o kadar da elverişli olmuyor. Dolayısıyla orkestraların küçüldüğünü görüyoruz (Dizzy Gilespie, Charlie Parker, Thelonius Monk, Bud Powell ilk aklımıza gelen öncülerden).

Evrimleşen, zenginleşen özgür ezgiler
Cazın hızlıca dönüştüğünü vurguladınız. Klasik dönemin ardından oluşan yeni ekollerden, biçimlerden ve öne çıkan müzisyenlerden kısaca bahsedebilir misiniz?

1940’larda daha sonra New York’ta birtakım müzisyenler buluşup bazı büyük balo salonlarını laboratuvar gibi kullanarak daha virtüözite gerektiren bir müzik icra etmeye başlıyorlar. Özellikle Harlem’deki 52. Cadde’den çok bahsedilir. Buradaki mekanlarda müzisyenler, daha sonra ekolleşecek birtakım icralarda bulunuyorlar. Mesela ünlü saksafoncu Coleman Hawkins’in saksafon ekolü için öncülerden biri olduğu düşünülür. Charlie Parker, Dizzy Gillespie, Thelonious Monk, Jimmy Blanton, Kenny Clark gibi birtakım müzisyenler burada be-bop ekolünü oluşturuyorlar.

Ardından işler hızlıca değişmeye başlıyor. Bu sefer 1950’lerde “cool” ya da “hard bop” dediğimiz, Genelde Güney Amerika’daki -San Francisco civarındaki- müzisyenlerin de icra ettiği bir müzikle karşılaşıyoruz. Miles Davis diye önemli bir isim sahneye çıkıyor mesela. İlk defa 1945’te Savoy kayıtlarında Charlie Parker ile birlikte çalıyor Miles Davis. İlk örnekleriyle birlikte be-bop’a göre daha lirik, daha soğuk olarak tanımlanan “cool” müzik ortaya çıkıyor. Tabi burada böyle hızlıca konuşuyoruz fakat ismini zikretmediğimiz onlarca müzisyen olduğunu ve bunun kolektif ve büyük bir üretim alanı olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

1960’lardan itibaren de Amerika’daki bir çok caz müzisyeninin Avrupa’da konserler verdiklerini görüyoruz. Avrupalılar bu konserleri kayıt altına almaya başlıyorlar. Hatta ilk önemli konser kayıtlarının Belçika’da, Hollanda’da ve Almanya’da yapıldığını biliyoruz. Böylelikle de caz yavaş yavaş dünyaya yayılıyor. Bir yandan da dili, kapsadığı alan çok değişiyor. Caz, dönem itibariyle herkesin bir yönüyle kendini ifade edebileceği bir alana dönüşüyor. Doğası gereği melez, yani büyük bir sentez, herkesin katkısına bir yönüyle açık. O yüzden de caz biraz isyankâr, sınır tanımayan, normları kolay ifade edilemeyen, kolay tanımlanamayan bir müzik. Müzisyenin son tahlilde “Bunu ben de böyle yorumluyorum” diyebileceği bir özgürlük alanına sahip caz. Bu anlamda çok çekici..

Doğaçlamanın birleştirici, özgürleştirici müzikal gücü
Yavaş yavaş dünyaya açılıyor caz. Diğer kültürlerle etkileşim yaşıyor yani. Peki, onları ortak kılan şey ne oluyor?

Kapsamının çok geniş olduğunu söyledik cazın. Cool müziğin ardından “fusion” ve “free jazz” akımlarıyla karşılaşıyoruz. Cazın bu fusion döneminde bir sürü türle flörtleştiğini görüyoruz. Caz, pop müzikle, klasikle, rockla ya da dünyanın başka ülkelerinde icra edilen yerel müziklerle etkileşim yaşamaya başlıyor. Çünkü buna çok açık. O açıklıktan dolayı başka başka müziklerle iletişim kurabiliyor. 1970’ler ve 80’lerle birlikte kapsama alanı fazlaca genişlemiş oluyor. Böylelikle cazın tanımı iyice muğlaklaşıyor.

Aslında cazın tanımlanmasını sağlayan en önemli özellik, bahsettiğimiz üzere doğaçlama özelliği. Mesela bir klasik müzik eseri dinlediğinizde orkestralar arasında yorum farklılıkları duyarsınız sadece. Ama caz o anda üretilen bir müzik olduğu için müzisyenin kayıtlarında ayrı, canlı performansında ayrı melodiler duyarsınız. Çünkü anın dışa vurumu söz konusudur aynı zamanda.. Dinleyici olarak o ana şahit olursunuz. Bu temel özelliği aynı zamanda her dönemi ve her biçimini kapsadığı için bir ortak icra üslubu ortaya koyar. Yani artık bir Lübnanlı müzisyenle Amerikalı müzisyen ortak bir paydada buluşup albüm yapabiliyorlar. Onları ortak paydada buluşturan şey, kendi dillerinde de olsa üslup açısından birlikte doğaçlama yapabiliyor olmaları. Caz, dünyanın her yerine bu özelliğiyle de yayılıyor.

Günümüzde caz müziği
Peki, günümüzde caz müzik nereye evriliyor? Aynı etkileşim günümüzde de söz konusu mu ya da diğer türlerden daha net bir şekilde mi ayrışıyor?

Bugünün dünyasında iletişim kanallarının ne kadar verimli olduğunu düşünürsek caz da bu oranda her tarafa yayılmış ve bir sürü türün içerisine sızmış durumda. Pop caz, smooth caz, acid caz gibi bir sürü yeni türler duyuyoruz. Asıl burada belirleyici olan cazın kendisi değil, caz müzisyenlerinin kapasiteleri. Bu kapasite yüksek verimliliğe ve iletişime açık. Hâlihazırda sentez olabilecek, melezleşebilecek bir durumda olduğu için çok çabuk etrafa yayılabiliyor. Bugün caz festivallerinde de müziğin ne kadar geniş bir spektruma sahip olduğunu görebiliyoruz. Müzisyenlerin kaynağın merkezine indiğine de tanık olabiliyoruz, yanından yöresinden geçtiğine de.

Ayrıca çabuk tüketilen pop müziğe göre caz, daha derin köklere ve anlamlara ulaşabilen bir müzik bence. O yüzden popüler müziklere nazaran cazın daha kalıcı olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin 1970’lerdeki bir pop şarkısını belki sadece nostalji olsun diye bugün dinliyoruz. O müzik artık çoktan eskimiş, bitmiş, anlamını yitirmiş oluyor. Fakat bugün; 1960’lar ve 70’lerdeki John Coltrane kayıtlarını o günün heyecanıyla dinleyebiliyoruz, hâlâ analiz edebiliyoruz. Bence temel fark bu. Her ne kadar popüler müzikle iletişim kursa da caz; müzisyenin ruhunu, duygusunu daha derinden ifade edebildiği bir araç.

Caz ayrıca ömür boyu çalışmaya açık bir alan. Ben yıllardır cazla uğraşıyorum Rotterdam Konservatuarı caz piyano bölümünden mezun oldum ve hâlâ kendimi başlangıç noktasında hissediyorum. Hemen hemen her müzisyen için geçerli bu. Örneğin Coltrane’nin saksafonu elinden hiç düşürmediği konuşulur. Coltrane de bu işi bitirmediyse kim bitirecek? Demek ki bu iş bitmiyor, böyle bir çekiciliği var. Yani dinleyiciyi konuşmak işin bir kısmı ama müzisyeni de konuşmak gerekiyor. Müzisyenler için belki çok daha heyecan verici.

Sözün kısası caz bir röportaja sığmaz.

Elif Özkan

MSGSÜ Sosyoloji Bölümü’nde lisans ve yüksek lisans eğitimi aldı. Tercüman’da editör olarak çalışıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...