13 May 2024

Modern Prometheus: Oppenheimer

Oppenheimer filmini bir fizikçi nasıl değerlendirir, izlerken hangi hususlara dikkat kesilir, bildikleri ile izledikleri birbiriyle kesişir mi, yoksa çok farklı bir kurgu ile mi karşı karşıya kalır? Bir fizik profesöründen filme dair izlenimlerini okurken izlediklerimizi yeniden düşüneceğiz.

Oppenheimer filmi ve dolasıyla İkinci Dünya Savaşı dönemiyle ilgili bir fizikçi olarak söylenecek çok söz var. Parçacık fiziğine ilgi duyanlar Oppenheimer filminde anlatılan hadiselerin çoğunu ya ayrıntılı olarak biliyorlardır ya da aşinalardır. Fakat bu konuda okuduklarımı bir film süresi boyunca izlemek ve olayları art arda görmek, birbirinden kopuk kimi noktaların zihnimde birleşmesini sağladı. Burada da bu farklı noktalardan bahsedip bir fizikçinin gözünden Oppenheimer filmini değerlendirmeye çalışacağım.

Oppenheimer, atom bombasını icat eden ekibin başındaki ünlü fizikçi J. Robert Oppenheimer’ın hayatını anlatan biyografik bir film. Bu tanımı film içerisinde yönetmen Christopher Nolan yapıyor. Bunu da General Groves’un “Birlikte bir projeye neden katılayım ki?” diye soran fizikçiye verdiği cevapta görüyoruz: “Neden mi, neden mi? Dünya tarihinde meydana gelen en önemli şey olduğu için. Bu nedene ne dersin?” Christopher Nolan, entelektüel derinliği ve hayal gücüyle bize dünya tarihinin en önemli hadiselerinden birisi, belki de en önemlisi olan atom bombasının icadını görsel bir muhteşemlik ile anlatıyor.

Christopher Nolan, Oppenheimer filminin ilhamını American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J. Robert Oppenheimer kitabından aldığını ifade ediyor. Kai Bird ve Martin J. Sherwin’in edebiyat alanında dünyanın en önemli ödüllerinden Pulitzer Prize’ı almaya hak kazanan bu kitaplarının başlığı, yazarların Oppenheimer ile ilgili düşüncelerini net bir şekilde yansıtıyor. Prometheus, Yunan mitolojisinde ateşi çalarak Olympos tanrılarına meydan okuyup bu ateşi de insanlara veren ateş tanrısı olarak anlatılır. Buradan yola çıkarak Oppenheimer aslında tanrılara has bir güç sayılan, dünyayı yok edebilecek ateşi, atom bombasını; tanrıların katından çalarak insanlara, Amerika’ya veren “tanrı” olarak betimlenmeye çalışılıyor.  

Bombaların yaratıcıları ve ölüme dair diyaloglar

“Tanrıların katından çalınan” atom bombasının sonuçları itibarıyla aslında düşünüldüğü gibi yıkıcı olmadığını biliyoruz. Nolan da bu mesajı filmde geçen üç ayrı diyalogla iletiyor. Birincisi kuantum fiziğinin kurucularından Niels Bohr ile Oppenheimer arasında geçen diyalog:

Bohr: (Atom bombasını kastederek) “Yeterince büyük mü?”

Oppenheimer: “Savaşı bitirmek için mi?”

Bohr: “Tüm savaşları bitirmek için.”

İkincisi ise Oppenheimer’ın savunma bakanı ve diğer devlet görevlileriyle katıldığı toplantıda Tokyo bombardımanında napalm bombalarıyla 180 binden fazla insanın öldüğünün anlatıldığı diyalog. Bir diğer diyalog ise daha sonra Hidrojen bombasının fikir babası olan Edward Teller ile Oppenheimer arasında geçiyor:

Oppenheimer: “Atom bombası bir kez kullanıldığında belki gelecekte tüm savaşlar düşünülemez hâle gelir.”

Teller: “Ta ki birisi daha büyüğünü yapana kadar.”

Bu bağlamda düşünüldüğünde Nolan, aslında atom bombasının kullanıldığı takdirde tüm ülkelerinin birbirini yok etmesi ihtimalinden ötürü aslında büyük savaşları engelleyeceği ümidini de filmde işliyor diyebiliriz.

Çocukluğumda zihnimde bir hayal/rüya tekrar eder dururdu. Rüyamda El Hamra Sarayı’nın bahçesini andıran, içerisinde su fıskiyeleri, ağaçlar ve çiçeklerle dolu bir bahçe olurdu. Ortasında açık bir alan olan bu antik binanın içindeki bahçede, bazen çardakta oturarak bazen de ağaçların arasında dolaşırken evreni anlamaya çalışan fizikçiler bulunuyordu. Oppenheimer filmini izlerken zihnimde beliren imajlardan birisi bu oldu. Filmde izlediğimiz atom bombası projesinde yer alan Enrico Fermi, Hans Bethe, Richard Feynman, Edward Teller ve diğer birçok fizikçiler modern fiziğin temellerini atan en önemli bilim insanlarının bir kısmıydı. Oppenheimer filmi; evreni, doğayı ve onun arkasındaki kanunları anlamak için -kısacası fizik konuşmak için- bir araya gelmiş bu büyük bilim insanlarının arasında ve hatta onlardan birisi olduğunuz hissini yaşatıyor izleyenlere.

Bilimde ileriye gidebilmenin üç şartı

Oppenheimer filmi, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı öncesindeki bilimsel açıdan geri kalmışlığını gözler önüne sermesi açısından da oldukça ilginç. Doğrudan veya dolaylı olarak atom bombası projesi ile birlikte bu geri kalmışlığın yerini dünya liderliğine bırakması da dikkate değer. Burayı biraz açmakta fayda olabilir diye düşünüyorum. Kanımca bir ülkenin bilimde ileriye gidebilmesi üç şeyin birleşimiyle mümkündür:

1. Ekol/gelenek: Bilimin gelişmesi için bilim kültürünün oluşması gereklidir. Bu da ilk başta o ekolü kuracak kişi veya kişilerle başlar. Örneğin Kaliforniya Teknik Üniversitesi için Richard Feynman, Şikago Üniversitesi için de Enrico Fermi bunu başarmıştır. Bilim insanları Feynman veya Fermi burada diye bu üniversitelerde çalışmaya başlamışlar veya ziyaret etmişlerdir. Bu iki üniversitenin Amerika’nın ilk on üniversitesi arasına girmesinde Feynman veya Fermi’nin etkisinin çok yüksek olduğu açıktır.

2. Para/devlet: Bilimin gelişmesi için pek tabii bilim insanlarının araştırma yapabilmeleri için maddi olarak desteklenmesi gerekir. Bunun da arkasında devlet veya özel sektörün olması gereklidir. Atom bombası ile birlikte bilimin, bilginin sadece bir prestij değil; dünyayı dönüştürücü gücünün olduğu daha da iyi anlaşıldı. ABD, İkinci Dünya Savaşı sürecinde ve sonrasında bu doğrultuda üniversitelerde akademisyenlerin sayısını artırmak için elinden geleni yaptı.

3. Kalifiye insan gücü/beyin göçü: Bilimin gelişimi için sadece gelenek ve para yeterli değildir. Bilimsel faaliyetlerin işlemesi için kalifiye insan gücünün bulunması, yoksa ülkeye çekilmesi gerekir. Bu hem maddi açıdan desteklemekle olur hem de bilim insanlarının yetişen nesillerin gözünde önemli, değerli ve popüler olmaları sağlanarak yapılır. Oppenheimer bu açıdan Amerika’da bu işlevi gören bilim insanlarından birisidir.

Kısacası atom bombası projesi, Amerika için yukarıda bahsi geçen üç şeyin de oluşmasını sağladı. Filmde Nolan’ın vurgulamak istediği Einstein ile Oppenheimer arasında geçen önemli bir diyalog vardı. Bu diyalogda Einstein, Oppenheimer’a açılan davadan ve yapılan haksız suçlamalardan sonra, kendisinden örnek vererek Almanya’yı terk edip bir daha geri dönüp bakmadığını söylüyor. Ardından da Oppenheimer’a “Ülkene iyi hizmet ettin. Eğer ülkenizin size sunduğu ödül buysa belki de ona sırtınızı dönmelisiniz” diyor. Nolan’ın seçtiği diğer bir diyalog ise yine başka büyük fizikçi İsidor Rabi ile Oppenheimer arasında geçiyor. İsidor Rabi atom bombasının yapıldığı komplekste başlarda askerî üniforma ile dolaşan Oppenheimer’a diyor ki: “Çıkar şu saçma üniformayı. Sen bir bilim adamısın. Bize biz olduğumuz için ihtiyaçları var. Öyleyse kendin ol.”

Buradan yola çıkarak birbiriyle ilişkili iki olgu görebiliyoruz. Bilim insanları hassas göçmen kuşlar gibidir ve ne kadar ülkelerini sevseler de bilime olan sevgileri onları hayatta tutan unsurdur. Doğası itibariyle sorgulama, şüpheci bakma ve kendi zamanına kadar olan kabulleri ve bir anlamda bilimsel otoriteye karşı durma… Bunlar ideal bir askerin tam tersi özelliklerdir. Nolan da bu zıtlığı Oppenheimer’a asker üniformasını çıkarttırarak ortaya koyuyor ve Oppenheimer bundan rahatsız olmasa da diğer fizikçilerin kesinlikle bundan çok rahatsız olacağını gözler önüne seriyor.

Göçmen kuşlar…

Oppenheimer filmi ile Christopher Nolan bizim kafamıza şu imajı kazıyor: “Göçmen kuşlar gibi Avrupa’dan Amerika’ya giden bilim insanları.” Filmde bir taraftan Yahudilerin bilimdeki, özellikle de fizik alanındaki takdire şayan başarılarını görebiliyoruz. Diğer taraftan da film, Hitler’in Almanya’da uyguladığı politikalarla bilimi nasıl mahvettiğini de gözler önüne seriyor. Hatta filmde Hitler’in Einstein’a kuantum fiziğini “Yahudi bilimi” şeklinde tanımlamasını bizlere hatırlatıyor. Amerika’da atom bombası yapmaya çalışan ekibin ise Hitler’in sırf bu nefretten dolayı Almanya’da atom bombası yapmaya çalışan Heisenberg’e yeterli kaynak aktarmamasını ümit ettikleri de filmde geçen diyaloglardan.

Dikkatimi çeken diğer bir konu da bilim insanlarının yüz yüze kolaborasyon yapmasının ne kadar önemli olduğu. Covid sonrası uzaktan çalışma günümüzde birçok alanda olduğu gibi, akademik alanda da oldukça yaygın bir hâl aldı. Çok fazla bilim insanının birlikte çalıştığı projelerde şüphesiz yüz yüze çalışmak fiziksel olarak oldukça zor. Yine de bilim insanlarının fiziksel olarak bir arada olması bana kalırsa çok daha verimli sonuçlar verecektir.

Fizikçilerden şu soruyu çok duymuşumdur: O dönemde özel olan neydi acaba? Filmle birlikte o kadar büyük fizikçinin birbirine çok yakın bir dönemde gelmiş ve geçmiş olmasının garipliği insanı yine hayret içinde bırakıyor. Bir nostalji, eskiye özlem davranışından ziyade, objektif olarak gördüğümüz bu durumu anlamanın gerekliliği daha ne ortaya çıkıyor. Oppenheimer filmi sonrasında eminim birçok fizikçi gibi benim de kendime sorduğum soru: Bu insanlar artık neden yetişmiyor?

Gökyüzünde gezegenlerin hareketlerini soyut denklemlerle/soyut matematikle anlama gibi pratik hayata olabildiğince uzak olan teorik fiziğin yüzbinlerce insanı öldürebilecek bir silaha dönüşebilmesi… Nolan’ın filmin başlarında, daha sonra tüm dünyanın kaderini değiştirecek bir silahı yapan ekibin başındaki Oppenheimer’ın karadelik ile ilgili teorisinden söz ettiği sırada “Ama şu anda sahip olduğum tek şey, insanların yaşamlarını etkileyemeyecek bir teori” cümlesini kurdurması oldukça ironikti. Filmin ilerleyen kısmında ise teorik fiziğin bir silaha dönüşmesi temasını General Groves, Oppenheimer’a atom bombası projesinin başına geçmesini teklif ettiği sahnede Oppenheimer’ın cevabından görebiliyoruz: “Teoriyi pratik bir silah sistemine dönüştürmekten bahsediyorsun.”  

Teori bizi nereye götürür?

Oppenheimer filminde teorik fizikle deneysel/pratik fizik arasında tamamlayıcı-ayrışım diye adlandırabileceğim durumun da vurgulandığını görebiliyoruz. Teorik fizikçiler zihinsel olarak ileri düzeyde soyutlama becerisine sahip olmalılar, deneysel fizikçiler ise deneyip ölçtükleri ve pratik olanla, özet olarak somutla ilgilenirler. Bir taraftan Nolan, filmin üç farklı sahnesinde “Teori sizi ancak bir yere kadar götürür” cümlesini, kelimesi kelimesine kullanma vurgusu oldukça dikkat çekiyor. Diğer taraftan da atom bombasının tüm dünyanın yok olma ihtimalini bir deneysel fizikçi denemeden bilemez. Bu ihtimali hesaplamak için ilk önce Einstein’a giden Oppenheimer, daha sonra Hans Bethe’nin Oppenheimer’a “sıfıra yakın” cevabını ironik bir üslupla bizlere aktarıyor. Burada bir de atom bombası atıldıktan sonraki ölen insan resimlerine bakarken Oppenheimer’ın soyut düzlemden somuta indiği andaki hisleri ve yüzünü çevirmesi sahnesini hatırlayalım. Teorik fizikçi olan Oppenheimer’ın sahip olduğu tüm soyutlama becerisine rağmen gerçeklikle karşı karşıya gelememesi yine Nolan’ın bize bu tamamlayıcı-ayrışımı aktarmak için kullandığı sahnelerdendi.

Büyücüler ve fizikçiler

Filmde bir diğer dikkat çekici gözlemim ise eski çağlardaki büyücülerle modern zamanlardaki teorik fizikçiler arasındaki garip “benzerlik”. Büyücüler, kralların savaş kararı almadan önce savaşı kazanmaları ve daha birçok problemi çözmeleri için tanrılarla aralarındaki kişilerdi. Büyücüler görülmeyeni gören ve gösteren insanlardı. Hatta bazen büyücüler, güçlerini tüm insanlara göstermek için tanrılara kurban verilmesi gerektiği iddiasıyla istediklerinin hayatlarına son verebilirlerdi. Bu açıdan bakıldığında büyücülerde “kimin ölüp kimin yaşayacağına karar verebildiği” düşüncesi/yanılgısı bulunuyordu. Bu açılardan bakıldığında teorik fizikçiler de görülmeyeni (atom) gören ve gösteren, Prometheus gibi ancak tanrılara ait olabilecek kudrette silahları bulup yeryüzüne getirebilecek, kimlerin yaşayıp yaşamayacağına karar verebilecek insanlardır. Fakat hem büyücü hem de teorik fizikçi açısından bakarsak gerçek güç sahipleri (krallar/devlet) ile karşılaşınca yanılgılarıyla yüzleşmiş olurlar. Bunu fizikçilerin Oppenheimer filminde Hiroşima ve Nagazaki’ye atılacak olan bombaları giderken çaresizce izlemelerinden ve Oppenheimer’ın General Groves’a “Washington’a geleyim mi?” diye sorduğunda “Neden ki?” cevabını aldığında görüyoruz. Bu cevabı “Bombayı buldun, yaptın. Bundan sonra sana neden ihtiyacımız olsun ki?” şeklinde anlayabiliyoruz.

Bu film sadece geçmişte yaşanmış olan etkileyici tarihî bir olayı anlatıyor dersek yanılırız. Filmin günümüz ve gelecekteki dünya hakkında söylediği çok önemli şeyler de var. Günümüzün ve yakın geleceğin Prometheus’larının “ateşinin” yapay zekâ olduğunu düşünüyorum. Geliştirilen yapay zekâ algoritmalarını geliştiren insanların atom bombasını icat ederken karşılaşılan birçok ahlaki çıkmazla baş başa kaldıklarını görebiliyoruz. Bu algoritmaların sonuçları itibariyle dünya tarihini değiştirme potansiyelini taşıdıkları da aşikâr.

Christopher Nolan’ın Oppenheimer filmindeki her inceliğini görmek ve bunlardan haz almak için fizikçi olmak hem yeterli hem de gerekli değil. Bilim tarihinden ahlak felsefesine, oradan siyaset bilimine kadar birçok alanda uzman olan insanların farklı açılardan bakıp farklı sonuçlar çıkaracağını düşünüyorum. Ben fizikçi bir akademisyen gözlüğüyle Oppenheimer filmini nasıl gördüğümü aktardım. Sizler de -emin olun- Christopher Nolan’ın ustalık eseri olan bu etkileyici filmin sonunda, biraz da kendi birikiminizin sınırlarını belirleyeceği bir çerçevede çok farklı duygular ve düşüncelerle ayrılacaksınız.

Emre Onur Kâhya

İTÜ’de Fizik Mühendisliği alanında profesör olarak çalışmalarına devam ediyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...