03 July 2024

Modern çağ canavarına direnen ülke: Japonya

Shibuya Kavşağı’na misafir olmaya ne dersiniz? Peki, rengarenk yukata ve kimono’lara göz atmak istemez misiniz? Asya’nın “egzotik” ülkesine objektifleri hep birlikte çevirelim…

Tadı damağımda kalan bazı kelimeler vardır. Hani yeri gelse de kullansam dediğim. Çocukken ilk öğrendiğim günü bile aklımdan çıkaramadığım “egzotik” kelimesi muhtemelen bu sözcüklerin sıralamada başlarında gelir. Egzotik, ne harika bir kelimeydi. Kendi yağında kavrulan bir memur ailesinin en ufak mensubu olan bir çocuk için, aileden öğrenilemeyecek bir kelimeydi, ki annem için bu kelimeyi öğrenme çabam bile tedirginlik oluşturuyordu. Babama sorduğumda “tuhaf meyveler filan” diyerek beni geçirmişti. Alışmıştım geçiştirilmeye ama ilginç ki bu hatıra hafızamda mıh gibi duruyor. İlerleyen zamanlarda öğrenmiştim egzotik kelimesini. Kendinden olmayana deniyormuş, yabancı kültürlere ait olana. Oysa boşuna değilmiş o yaşlarda bu kelimeyle karşılaşmam, atideki belirsiz olan tarihe atılmış ilahi bir tohummuş egzotik. Tevekkeli değilmiş alışılagelmiş düzenimin dışındaki nesnelere duyduğum doyumsuz iştihayı izah eden bu sözcük. “Eksōtikós” kökünden geliyormuş, eski Yunancadan. “Yabancı, dışarıklı” anlam kökünden türemiş, bunu da sonradan öğrendim.

Üsküdar’ın herhangi bir sokağında usturubu şiar edinen, yani alışkanlıklarından taviz vermeyi aklına dahi getirmeyen, muhafazakârlığın kelime anlamına bürünmüş, ülkenin büyük çoğunluğunda emsali görülebilecek tekdüzelikte bir ailede büyümüştüm. Çok kültürlülüğü anca Kürt, Laz, Çingene ya da az sayıdaki Arap komşularımızdan tadabiliyordum. Fakat seyrettiğim çizgi filmler, ilkokuldaki mantar panoda asılan dünya atlası, arada bir babama seyrederken eşlik ettiğim akşam haberleri bir başka dünyanın varlığından haber veriyordu bana. Hem de bangır bangır bağırıyorlardı, “Ey Haldun, dünya sandığından daha büyük!” diye. Sandığımdan, yani anne babamın bizim için tasarladıkları korunaklı dünyadan. Bir gözüm hep dışarıdaydı benim. Ailenin en “bi değişik” karakterlisi de ben seçilirdim. Bir gün bir Japon çizgi filmi yayımlandı TRT’de, başka da kanal yoktu ya gerçi. Dedesi ve babaannesini ziyarete giden bir çocuk sahnesiydi ve ormanların içinde, içinden nehir akan, sisli ama el değmemiş bir köyü tasvir etmişlerdi. Dedesiyle konuştuğu sahne akabinde müzik girdi. Hayatımda sanırım ilk kez Türkçe dışında bir şarkı dinlemiştim, o muhteşem doğa manzarasıyla birlikte. Harfler başkaydı, telaffuzlar başka, kıyafetler desen babamınkilerle alakasız, doğa ise Üsküdar’dakinden bambaşkaydı. Japonya olduğunu sorarak öğrendiğim bu yer, ne kadar da uzaktı…

Gündelik hayatlarını tarihlerine tutundurma çabaları

Yıllar geçmesine rağmen aradan, egzotik dendiğinde ilk aklıma gelen Japonya olagelmiştir, elde olmayan çocukluk sanrılarımdan ötürü. Bu benim ayıbım. Çünkü her türlü kültür emperyalizmi gerçekleşmiş, tüm dünya hemen hemen aynı kıyafete bürünmüş, alfabeler ve diller Batı sömürgesine mağlup olmuş, sanki çok matahmış gibi üstümüzdeki bu rahatsız esvaba boyun eğmişiz. Hayatımda ilk kez geçenlerde gidebildim Tokyo’ya. Şimdi desem ki Tokyo tam manasıyla direnmiş, ayak diremiş yayılmacı vahşi Batı kültür mezalimine, yalan olur. Ama tamamen de beyaz bayrağı çekmediğini görmek beni sevindirdi. Evet, belki yukarılarda politik aidiyet veya teslimiyet perdeler arkasından konuşulsa da Japonya’yı, halk bazında o nevi şahsına münhasır kültürüne, diline, kıyafetine, inanışlarına hâlâ sıkıca bağlı buldum. İlk kez görmekle mukayese edebileceğim bir zaman dönemim olmadığından, kıyaslayabileceğim yegâne tablo o çizgi filmdeki dede ve köydü. Tokyo’nun dâhilinde herhangi bir yerde köy kalmamış olması insanların ayaklarına zori veya geta geçirmelerini engellememiş. Yine rengarenk yukata’larına ve kimono’larına bürünmüş kadınlara ve erkeklere sokaklarda rastlanabilmesi ne büyük nimet. Hem de sadece özel ve/veya seramonik günlerde giyinmeden, gündelik hayatlarını tarihlerine tutundurma çabaları benim için oldukça önemliydi.

Evet, yeni nesil batılı giyim tarzını, yani “yōfuku” tarzını, geleneksel tarzlarına tercih ediyorlar. Ergenlikleri gün gibi açık bir neslin egzotiği de Batı oluyor. Bir gözleri Amerika’da olan bu nesle, görece yaşlıların sinirlenip çıldırmaması da çok ince bir davranış. Konuştuğum hemen bütün ihtiyar Japonlar, yeni neslin ergence bir heves ile Batı’yı -yahut oradan bakılırsa Doğu da olabilir- ama özünde Amerika’nın yörüngesinde olmayı arzuladığını, fakat iş dünyasına girdiklerinde düzeleceklerini düşünüp olgunlukla karşıladıklarını gördüm. Bense Shibuya’da veya Ginza’da Japon amcalar adına çok atarlanıp sinirlendiğimi biliyorum. Japon kültür ve varlıkları korumada kendime rol bile biçmiştim, hepi topu bir hafta kalacağım Tokyo’da. Ama Tokyo benim egzotiğimdi ve şimdi o dışarıklı dünyanın tam ortasındaydım. Birkaç İngiliz turistten üç kuruş bahşiş koparabilmek için hiçbir manevi omurga bırakmayan Ege sahillerindeki gençliğimize kıyasla bu Japon ergenleri nispeten daha olgundu nitekim. Japon amcalarına dönüşüyordum bir bakıma.

Asya’nın inanç sistemleri bizler için şerhe muhtaç

Nasıl ki camiye gelen gençlerle gönenen, sevinen, umutlanan cami cemaati amcalarımız varsa, orada da tapınakları ziyaretim esnasında gördüm ki tapınaklar cıvıl cıvıldı. Her yaştan insan hayatlarının bir şekilde merkezlerine bu mekânları alarak tapınak ziyaretlerini gündelik rutinleri hâline getirmişler. Evet, öteden beri bildiğim bir şey vardı: “Japonlar ateisttir.” Bu konuda şüphelerim veya kendimce çıkarımlarım sonucu oluşturduğum izahlarım var. Bilhassa Asya’nın inanç sistemleri bizler için şerhe muhtaç. Biz derken, sonradan oluşan bizler için diyorum. Yoksa Osmanlı zamanındaki bir vatandaşa anlatmış olsaydım Asya inanç sistemlerini bunda tuhaf sanacak bir şey bulmayacak, bunu garipsediğim için beni örseleyecekti. Zira materyalist ve rasyonalist urlarımız sayesinde soyut ve manevi kavramları anlama çabasına girdiğimizden bu yana o büyük Asya ile ilişiğimiz kesilmiş hâlde. Soyut kavramları ve inanç sistemleri materyalist olduğundan terk etmiş bir Batı’yı taklit etmenin vahim sonuçlarından birini yaşıyoruz dersem elbette kızacak birileri çıkacak. Ama aşkı kocaman bir pırlanta yüzükle izah etmek desem ve eğer bu betimlemem anlaşılabiliyorsa vay hâlimize. Ama geçti vakit, geçti zaman, geçti devir, o treni biz arkasından iterek uğurladık, belki bize köhne kıta Avrupası aferin der diye diye. Aynı Japon ergenlerin gözleri görece daha iri ve çekik olmayan ve İngilizceyi aksansız konuşanlara duyduğu ezik ve yitik hayranlık gibi. Ama büyüyünce geçiyormuş, orada öyleymiş, öyle dedi Yamato amca.

Çok vatandaşımızla karşılaştım sokaklarda, ellerinde teknoloji market poşetleriyle. Sohbet de ettik birçoğuyla. Alışveriş yapmışlar. Mal almışlar. Ucuzmuş mallar. Benim Japonya’ma gelip Sensoji Tapınağı’na uğramadan mal alıp döneceklermiş. Yamato amcayla tanışmadan, hatta Meiko Kuji’den bir tek şarkı bile dinlemeden döneceklermiş. Ne hâliniz varsa görün dedim içimden, büyüyünce de geçmeyecek bu hastalığınızı aldığınız mallar ile beraber toprağa kadar taşırsınız. Fakat yeni dünya düzeni gündelik hayatın içinde yaşayan sıradan Japonların da sırtındaki bir küfe gibi geldi gözüme. Omuzlarında geçinme telaşesi o kadar aşikâr ki, ki birçoğu ikincil işlerde çalışıyorlar, o denli yorgun duran orta yaşlı bir ağabeye metroda yer verme isteği duyuyordum. Omuzları çökmüş, kravatları hafiften çözük, ellerinde tuttukları telefonların ağırlığını bile taşıyamaz hâlde sürekli bir koşuşturma içinde olan milyonlarca Japon’dan bahsediyoruz. Yaşam mücadelesi içinde birinin bir diğerine yan gözle dahi bakmaya mecalleri yok. Bir düzen içinde yaşıyorlar ve bu düzenin kendini koruduğuna inanıyorlar. O kadar açık ki bu ahenk, sanki şehrin tüm fertlerine gereken dersler verilmiş, kim nerede ne yapacak öğrenmiş gibi dengeli yaşıyorlar. Bunu en çok Shibuya Kavşağı’nda görmüş olabilirim. Tokyo’nun en ikonik görüntüsü tartışmasız bu kavşak. Binlerce insan yayalara yeşil ışığın yanmasını bekliyor ve sonrası curcuna. Fakat bir tane bile polis korumuyor ahenksizlikten Tokyoluları. Evet, en dehliz sokaklarına kadar girdiğim bu şehrin hemen hemen hiçbir yerinde karşılaşmadığım polis sistemiydi. Yoktular. Ama toplumsal bilinçle ve yazılı/yazısız kurallarla bu işi çözmüşler gibiydi. Unutmadan, bir de gönüllülük esasıyla.

Modern çağ canavarına direnen Japonlar

Dünya Kupası’nda tribünleri temizleyen Japon teyzeleri hepimiz görmüşüzdür. El âlemin yerlere saçtığı çöpleri gıkını çıkarmadan, gocunmadan, erinmeden temizleyen teyzeler, meğer numara yapmıyorlarmış. Dünyanın birçok büyükşehrini görmüş olabilirim; tahsil hayatım Avrupa’da, Almanya’da geçti. Oraları ve sokaklarını temiz sanıyordum. Tokyo’nun her ilçesinde bulundum. Sonradan anladım temizlik neymiş. Hani çöp atılmış zaten herhangi bir yerini bırakın, çöp kovalarına pek rast gelmedim. Çöp üretmeyen, üzerinde gönüllü yazan amcalar ve teyzelerin etrafta dolandığı temizlik ordusuna rağmen bir turist olan ben, çöp üretmemeyi öğrendim. İstanbul’a geldiğimde sigara izmaritlerini ne yaptığımı sordu arkadaşlarım. Caddeleri bırakın, ara sokaklarında bile sigara içme yasağının nasıl uygulandığını gördüm. Nasıl becermiş olabilirler akıl alır gibi değil. Bir sigara içmek için hususî dizayn edilmiş sigara alanları ve odaları kapısında sıra bekledim dakikalarca. Şehir zaten uğultu üretmediği için sıra beklemek de koymadı. Ama özgürlük tanımını daha iyi çözdüm Tokyo sokaklarında.

Deyim yerindeyse ana caddelerinde kapitalist sistemin çökerttiği ve çöreklendiği heyulayı görmek ne kadar mümkünse, ara sokaklarında ve banliyölerinde modern çağ canavarına direnen Japonların varlığını görmek de bir o kadar rahatlattı beni. Avrupa’daki birçok şehirde turist olduğunuzu şehir size hissettirirken burada işler öyle yürümüyor. Sistemi görüp monte olmaya çalışıyorsunuz. Hani misafir gibi davranmıyor, ayak uydur diyor gelenlere. Çocukluğumun Japon ormanlarını göremedim bu dev metropolde, makul bu. Ama tapınaklarında o dedeleri gördüm. İngilizce sözcük kullanmak için çırpınan, kullandığında da kendini çağdaşmış gibi hisseden efendisine aşık zavallı modern kölelerin şehrine gideceğimden korkarken böyle olmadığını görmek hem beni hem de çocukluğumu memnun etti. Kiraz ağaçları yapraklarını dökmüş olsa da yeni bir baharda yine tüm şehri ve insanlarını çiçeklendirecek. Gökdelenlerin arasından Fuji’yi görmeye çalışsam da belki nafile. Ama yanımdan geçen sumo güreşçisi dev cüsseli arkadaşa aynen böyle devam et diye sırtını sıvazlamak istedim. Henüz yedi sekiz yaşındaki Haldun, egzotik olarak bildiği Japon masalının tam ortasında, penceresinden dışarı seyrettiği manzarada bir unsurdu artık. Geç kalmışım bu şehre.

M. Haldun Dursunoğlu

İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunudur. Çeşitli dergilerde editörlük yaptı. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...