22 May 2024

“Türk’ün Türk’ten başka düşmanı yok”

24 yıldır ABD’de yaşayan Arif Kesgin ABD’ye dair izlenimlerini konuştuk. Türklerin bir araya gelememe sebeplerini, ABD’liler ile Türkleri birbirinden ayıran özellikleri, yeme-içme kültürünü, sağlık sistemini kısaca söylemek gerekirse ABD’ye dair her şeyi ayrıntılarıyla konuştuk.

Ne kadar süredir ABD’desiniz? Türkiye’den Amerika’ya gidiş hikâyeniz nasıl oldu? Kaldığınız süre boyunca neler yaptınız?

24 sene oldu. 2000’de geldiğimde sağlıklıydım.  2007’ye kadar benzin istasyonunda, özel güvenlikte çalıştım, menajerlik yaptım. Daha sonra maalesef beynimde tümör tespit edildi. 2007'den beri onun tedavisiyle uğraşıyorum. Arada bir beyin ameliyatı oldum. Şimdi ikincisini bekliyorum. Türkiye’deyken ulusal bir kanalın spor servisinde Beşiktaş muhabiriydim. Maaşlarımızı alamıyorduk. Malum; Türkiye'nin o günkü şartlarında yaklaşık iki sene maaşını almayan emekçiler vardı. Ben de o kurbanlardan biriyim. İki sene maaşımı alamadım, baktık teker dönmüyor; aklımıza ABD geldi. Bunu söylemek ironi olacak ama üniversitedeyken “Kahrolsun Amerika” diye bağıran gençliğiz. Ona rağmen bir açtık gözümüzü, baktık Amerika’dayız. Rahatsızlanınca da bir daha dönemedim ama inşallah döneceğim.

ABD’de yaşayan bir Türk olmak ne demek?

Bizler ne Amerikalı ne Türk’üz. Öyle bir pozisyondayız. Gurbet içinde gurbet… Kaldı ki Amerika bunu size hissettiriyor. Herhangi bir şey olduğunda “Türk asıllı Amerikan vatandaşı” derler, Afrikalıysa “Afro-American” derler. Türk kültürü ve Amerika kültürü çok farklı. Uyumu sağlayabilirseniz ne âlâ. İki kültürün arasındaki sıkışmak, entegre olabilmek kolay değil.

Arada büyük farkların olduğunu söylediniz. Nasıl farklar var? Bunu biraz açabilir misiniz?

Sosyal, içtimai, her alanda farklar mevcut. Amerikalılar, dünyanın belki de aklı kullanma yönünden en geride milletidir. Yani iki ile ikiyi toplayamazlar, inanın. Biz Türkler çok akıllı milletiz. Üç basamaklı sayıları üç haneli sayılarla çarpar, toplar, böleriz zihinde. Amerikalılar makineye, teknolojiye alışmışlar. Bir sistem var, o sistem ne diyorsa ona uyuyorlar. Türkiye’de hem sistem karmaşası hem de sistemsizlik var, kimse uymuyor. Sistem olsa bile 85 milyon farklı fikir var. Amerika öyle değil. Bizim sokağın karşısında caddeler var. Karşı taraftaki cadde için salı, evimin önündeki cadde için pazartesi, temizlik günü olarak belirlenmiş. Arabanızı park edemezsiniz. Tabela var, “6’dan 12’ye kadar park edemezsiniz” diye. Bugün salı ve karşı tarafta mutlaka araç vardır ve sahipleri kesin olarak ya Türk’tür ya Arap’tır. Amerikalı katiyen arabasını bırakmaz, sabahın beşi demez, kalkar arabasını çeker oradan. Bizde öyle değil.

Sanılanın aksine Amerika’da sosyal hayat yok

Entegrasyon, Türklerin yurt dışında yaşadığı en büyük sıkıntılardan biri. Diğer toplumlarla mukayese edildiğinde Türkler yurt dışında yaşadıkları topluma adapte olmakta hayli zorlanıyorlar. Bunun altında yatan sebep ne? Biz kurallara uyma konusunda neden bu kadar zorluk yaşıyoruz?

Bu arada size bir bilgi vereyim. Yaşadığım yer New Jersey'nin Paterson şehri. New Jersey, New York'un yanı. Arada George Washington Köprüsü var. Manhattan bana on beş dakika. Konsolosluğa gideceksem yarım saatte gidebiliyorum, rahat rahat. Paterson nüfusunun yüzde doksanı Arap, yüzde beşi-altısı Türk, geri kalanı Latin Amerikalılar. Beyaz Amerikalı bulamazsınız burada. Belediye başkanı bile Suriye asıllı bir vatandaş.

Ben 2000’de geldiğimde Türk nüfusu %50'ydi burada. İnanılmaz bir Arap göçü yaşandı, şimdi Araplar neredeyse şehrin yarısına hâkimler. Hastane var mesela, hastanenin %50'sine ortak oldular. Belediyede %50 yönetimine söz sahibi oldular. Her yerdeler. Caddeye girin bakın bütün tabelalar Arapça. Entegrasyon problemine dönecek olursam ilk geldiğimde biraz yaşadım. Çünkü bilmediğim bir kültürdü, filmlerdeki gibi değil Amerika. Çok güzel pazarlıyorlar. Çok harikulade bir şekilde millete empoze ediyorlar. Amerika’da önem sırasına göre; çocuklar bir numara, kadınlar iki, hayvanlar üç, erkekler dört…  Amerika’da uyarı yapılır; hayvanlar oradan geçiyorsa “Dikkat ceylan çıkabilir, yavaşlayın” gibi. Ceylana vurmuşsanız insan öldürmüş kadar ceza alırsınız. Amerika’ya ilk geldiğimde gördüğüm sosyal hayatın olmadığı gerçeği. Normal Amerikalı aile haftanın beş günü inanılmaz çalışır, iki günü de inanılmaz eğlenir. Yer, içer, barbekü partileri yaparlar. Sosyalleşmedeki biçimleri bu.

Bizde mesela gelirsiniz mahalleye, berbere, manava, bakkala sataşırsınız “Ne haber, nasılsın, iyi misin?” Yahu bu bile bir sosyalleşme. Burada bunu bulamazsınız. New Jersey'de Newark diye bir şehir var. Billboardlarda “Stop Killing” yazıyor. Düşünebiliyor musunuz? “Öldürme!” diyor, o kadar vahim durum. Güpegündüz adam öldürüyorlar, öyle bir şehir. New Jersey’nin suç oranın en fazla olduğu şehriydi. Böyle bir ülkede şimdi, Allah aşkına, sosyal hayat olsa ne olur, olmasa ne olur?

ABD’de en beğendiğiniz yerler nereler oldu?

Florida'yı çok beğendim. Yaşlılarla emekliler eyaletidir Florida. New Yorklular hepsini almışlar. Kışın orada, yazın buradalar. Orada çalışma imkânı çok kısıtlı, yok gibi. Evler arasında 300-400 metre var. İklimi sıcak. Atlantik Okyanusu’nun kıyısındaydık. Her gün balık avlamaya gidiyorduk. İnanılmaz güzeldi. Ama tabii sosyalleşme söz konusu değil maalesef. Sosyal kültürleri çok farklı. Maça gidip bira içiyorlar ama maça bakan yok. Spor endüstri olmuş, show business yapmışlar. Beysbol maçına gidiyorsunuz. Herkes eğleniyor. Kimse maça bakan yok… 

Kimsenin giysisiyle, örtüsüyle uğraşmıyorlar

11 Eylül saldırılarında ABD’deydiniz. Tarihte büyük bir kırılma yaşandı o gün. Peki, siz orada bir Müslüman Türk olarak bu kırılmaya şahit oldunuz mu? Yani size karşı davranışlar, bakışlar değişti mi? O süreçte neler yaşandı? Amerika’da Müslüman bir Türk olarak siz itildiğinizi ya da kötü bakışlara uğradığınızı hissettiniz mi?

O gün, saat dokuzu geçiyordu. Canlı bağlantı oldu hemen. Biz de oturuyorduk. O gün geç gidiyordum işe. Hemen kan vermeye gittik, hastaneye koştuk. O gün iş için New York’a gitmem lazımdı, hemen kapandı köprü. İlk birkaç gün aşırı ırkçıların yaptığı birkaç müessif olay oldu ama cana mâl olacak şekilde değil. Ondan sonra normalleşti.

Bizim Ulu Cami’miz var. Cuma günleri, Ramazan Bayramı, Kurban Bayramı ve Ramazan ayı boyunca teravih namazlarında polis cadde başlarını bekler, sadece camiye gelenleri alır. İnanılmaz bir güvenlik önlemi oluşturulur. Güvenlikteki kastım can güvenliği anlamında değil, trafik güvenliği açısından. Rahat rahatlar gelsinler, ibadetlerini yapsınlar. Cami yanındaki apartmanda oturan bile camide namaz kılmaya gelmemişse alınmaz. İbadete karşı inanılmaz bir özgürlük var, kimse karışmıyor. Kaldı ki halk meclisinde de kimse kimsenin inancıyla ilgilenmiyor. “Sen niye kapalısın? Sen niye örtünüyorsun? Sen niye açıksın?” demiyor. İnanın, Araplar o uzun elbiseyle rahatça dolaşıyorlar. Kimse de “Ne oluyor? Vay efendim ülke elden gidiyor, din elden gidiyor” demiyor, öyle bir şey yok. Amerika’da “Immigration Office” diye çok önemli bir kurum var. Yani bildiğiniz göçmenlik bürosu. 2000’de Amerika’ya geldiğimde gözlerimle şahit olduğum bir şey anlatacağım size. Social Security Administration Building dedikleri göçmenlik bürosunun ofisine gittim. Orada süpervizör olur, menajer olur. Girdik içeri, aldık sıramızı, işlemler yapılacak. Orada bir karışıklık oldu. Haklarınız orada ciddi anlamda korunuyor; anında müdürü çağırabiliyorsunuz, görüşmek istediğinizi belirtebiliyorsunuz, derdinizi anlatabiliyorsunuz. Ben o gün “Müdürü görmek istiyorum” dedim. Kurumun en etkili müdürüydü. Amerika’nın en önemli iki kurumundan birinden bahsediyoruz. Karşımıza Mısırlı bir hanımefendi çıktı. Sadece gözleri gözüküyordu, ferace giymiş bir hanımefendiydi. Liyakatli mi, işini yapıyor mu buna bakılıyor.

Amerika ordusunun imamı vardır mesela. Ramazan başladığında Beyaz Saray’a çağrılır. Kur’an-ı Kerim okuyarak, tilavet edilerek, iftar yapılarak Beyaz Saray’da her sene tören düzenlenir. Benim gittiğim hastane, Vatikan’a bağlı bir vakıf hastanesi. Daha sonra rahibe olmuş üç hemşire kız kardeş hastaneyi Vatikan’a bağlamışlar. 168 yıllık bir hastane. Orada ameliyat olduğumda papaz geldi. Müslüman olduğumu söyledim. Bana “Sadece sana dua edeceğim” dedi. Arkadaşım güzel bir hat ile “Eş-Şifa” yazmıştı, baş ucuma onu astım. Kimse de “Ne yapıyorsun?” demedi. Hastanenin içinde bir tane şapel vardı, şimdi cami de yapıldı. Baktığınızda Vatikan’a bağlı bir hastane, içindeki camide iftar yemeği veriliyor ve herkes geliyor.

“Türk’ün Türk’ten başka düşmanı yok”
Türkiye’den ABD’ye gitmiş Türklerle aranız nasıl?

Sorunuza bir fıkrayla cevap versem ayıp olur mu? Şimdi bizim Türklerden biri ölmüş. Hesaplamışlar, etmişler. Demişler ki “Sen cehenneme gideceksin.” Gelmiş görevli melekler, götürüyorlar. Bakmışlar; kuyular var, her birinin önünde bayrak, yanında iki tane de zebani. Hangi ülkeyse onun bayrağı bulunuyor kuyunun önünde. Her ülkenin kuyusu belli, direği belli, sancağı belli, iki de nöbetçi. Kim hangi uyruktansa o kuyuya atıyorlar. Bir türlü Türk kuyusuna gidememişler. Merak etmiş bizim Türk, “Nerede bu kuyu?” demiş. “Sen merak etme, şimdi buluruz” demişler. Gelmişler bir kuyunun başına. Ne bayrak, ne nöbetçi, ne direk, hiçbir şey yok. “Al, burası” demişler. “Nasıl ya!” demiş Türk; “Nereden anladınız? Bayrak yok, nöbetçi yok.” Demişler ki “Gerek yok. Sizden biri tırmanıp çıkmaya kalksa alttan öteki çeker onu.”

Bu fıkrada olduğu gibi Amerika’da benim ilk edindiğim izlenim, bölünmüşlük üzerine. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” diyen dünyanın en büyük yalanını söylemiş. Türk’ün Türk’ten başka düşmanı yok, doğrusu bu. İnanılmaz bir bölünme söz konusu. TADF (Türkiye Amerikan Dernekleri Federasyonu) var mesela. Seçimlerde gidin bakın. Yaşını başını almış insanlar, ne küfürler ediyorlar birbirine. Ya altı üstü bir seçim, bir dernek seçimi.

24 yılda şahit olduklarım akıl alır gibi değil. Örneğin, Ermeniler 24 Nisan’da her yıl yürüyüş yaparlar, sözde soykırımı anmak için. Bizimkiler de onlara karşı Manhattan'da ve Washington'da bir yürüyüş yaparlar. Manhattan’da yapılan hiçbir gösteriye 200’den fazla gösterici katılmaz. Ermeniler oraya geldiğinde en az 3-5 bin rahat oluyorlar, 10 bin, 15 bin kişi dahi toplanabiliyorlar. O 200 kişi devlet yardımı alacağı zaman birbirine giriyor. Bir toplum olamıyoruz, bir dernek çatısı altında bile toplanamıyoruz. Bir dernek kurulsa, herkes 20 dolar verse, o toplanacak parayla neler yapılır biliyor musunuz? Bütün cemaatlere ya da ideolojilere uzak bir Türk derneği kurulsun. Herkes sadece 20 ya da 10 dolar versin. İster internet üzerinde ister yüz yüze olsun, pek çok şey yapılır. Ama yok, olmaz.

Yok mu peki güzel, iyi şeyler? Mesela Karaçaylılar var. Karaçaylılar, Kafkas’tan Stalin döneminde sürgün edilmişler. Buraya yerleştiklerinde bir cami kurmuşlar, Türkleri bağırlarına basmışlar. Dernekçiliği de gayet de güzel yürütüyorlar. Her caminin bir derneği, başkanı var. Caminin onarımı, bakımı ile ilgileniyorlar; Ramazan’da herkese yemek veriyorlar. Nerede sel, deprem ya da başka bir afet olduysa oraya yardım topluyorlar.

Amerika’da yaşayan Türklerin diğer Müslüman cemaatlerle araları nasıl?

Hemşericilik var aralarında. Araplar mesela bir cami aldılar bizden. Caminin etrafındaki evleri de satın alacaklar. Online platformda toplantı yaptılar, yarım saatte 4,5 milyon dolar topladılar.  Bizim Ulu Camii’nin çatısı yapılacak, ihtiyaçlar vesaire var. 200 bin doları inanın beş yılda toplayamadık. Araplar, Cumhurbaşkanımıza inanılmaz derecede hayranlar. Yürüteç ile hayatımı sürdürüyorum. Buradaki lokantalardan dürüm döner alıyorum. Araplar “şavarma” diyorlar. Elimi atıyorum cebime, “Tamam, tamam” diyorlar. “Hayırdır?” diyorum, “Senin Cumhurbaşkanın ödedi” diyor. “Nerelisin?” diyorum, “Filistin” diyor. Burada Arapların bize karşı inanılmaz sempatisi var.

Sizin rahatsızlığınızdan dolayı bir engeliniz var ve yürümekte zorluk yaşıyorsunuz. Yürüteç ile yürüyorsunuz. Amerika’da bir engelli birey olarak yaşamanın dezavantajlarını ve avantajlarını sorsam neler söylemek istersiniz?

Bir kere Türkiye'deki gibi değil. Türkiye’de engeli olmayan bireyler engellilerin asansörüne binerken engelliler merdivenden inip çıkmak durumunda kalıyor. Burada ise insanlar hakikaten inanılmaz saygı gösteriyorlar. Zaten sosyal hayat içerisinde bunu benimsemişler. Engelli vatandaşlara ekstra park etme yeri veriliyor. Oraya başkası park ettiğinde en az 250 dolardan başlıyor ceza ve 30 gün sosyal çalışma cezası da veriliyor. İkinci sefer bu durum gerçekleşiyorsa para cezası 500 dolara, sosyal çalışma 90 güne çıkıyor. Üçüncüsünde de elinizden alırlar ehliyeti zaten. Yani engelli bireyin araç park yerini asla işgal edemezsiniz. Geçişlerde de aynı hassasiyet var. İster kırmızı ister yeşil yansın, engelli birini yolda gördüklerinde duruyor araçlar. Engeli olmasa bile yayalara burada inanılmaz saygı var. Bizdeki gibi değil. Bizde yaya kırmızıda geçse ezerler. Burada da illa ki münferit birkaç olay oluyordur ama genel itibariyle çok iyi oturmuş düzen. Engelliye saygı en önde gelen kurallardan biri ve kesinlikle uyuyorlar.

Baştaki konuşmamızda bireysel silahlanmanın çok fazla olduğunu ve insanların yolda birbirlerini vurduğunu söylediniz. Amerika bu tür haberlerle çok sık anılmaya başlandı son yıllarda. Okul baskınları, kilise saldırıları gibi bir sürü toplu katliam yaşandı. Amerikan toplumu şiddete meyilli bir toplum mu, yoksa böyle gösterilmek istendiği için mi biz böyle görüyoruz?

Şiddete meyilli olmadığı söylenemez. Zaten biliyorsunuz, buz hokeyinde bile kavga serbest. Yere düşene kadar ama… Sıradan halkta silahlanma en üst düzeyde. Fakat dokunmak yasak. Yani kimse kimseye dokunmuyor. “Free speech” diyorlar, istediğini söyleyebiliyor insanlar birbirine. Ama dokunmaya geldi mi orada duruyorlar. Üniversitede kavga çıksa mesela ilk vuran da karşılık veren de aynı cezayı alıyor. Yani Türkiye'deki gibi bir “self-defense” yok burada. Kendimi korudum diyemiyorsun.

Rahatsızlığınızdan sebep hastanelerle haşır neşirsiniz. Sağlık sistemi nasıl işliyor onu da öğrenmek isteriz.

Sağlık sisteminde paranız yoksa doğrudan kobaysınız. Her hasta bir kredi kartı, her hastane de kredi kartı makinesidir. Türkiye sağlık sisteminde Amerika’nın çok çok ötesinde. Kardeşim dört sene önce mide ameliyatı olacaktı. Buradan fiyat aldı, 130 bin dolar dediler. Bir sürü hastane gezdi. En iyi aldığı fiyat 130 bin. O da mideyi küçülecek, bir gün yatacak. Sonra Trabzon’da bir hastaneye gitti, 26 gün yattı. 3000 dolara anlaştı. Çıkarken 3400 dolar ödedi. 400 doları neden verdi biliyor musunuz? Mide fıtığı buldular, mideyi küçültürken. Mide fıtığı ameliyatını da yaptılar ona ekstra 400 dolar aldı. 26 gün yattı. Siz artık karşılaştırın. Türkiye’deki bir hastanede acil servise 15 dakika, bilemediniz en geç yarım saat içinde hemen alırlar değil mi? Ben burada noter tasdikli 16 saat bekledim Holmes Hospital, Florida'da. 16 saat acilin girişinde bekledim. Normalde ben mutat haftada 4-5 gün garanti acile gidiyorum. Her gittiğimde en az 3-4 saat bekliyorum kayıt kabule girmek için.

Kalabalıktan mı, yoksa bir sistem sorunu mu bu?

Ya kalabalık olsa ne olur? Yani bu sorunu iki doktor, iki yatak daha koyup çözemezler mi? Damarı bulamıyorlar… Nasıl oynuyorlar o serum iğnesiyle bir sağa, bir sola biliyor musunuz? “Özür dilerim, bulamadım” diyor. İyi de senin işin bu. Tamamen makine doktoru bunların hepsi. Hemşire, sağlık personellerinin hepsi çok kötü. İnanılmaz pahalı ve çok ilgisizler. İyi para ödüyorsanız o zaman bakıyorlar size. O parayı Türkiye’de versem yeniden inşa ederler beni! Diş meselesi mesela, anormal pahalı. Bir köprü 2000 dolar, bakın implant demiyorum. Türkiye'de yapılan implantlar ilk beşteki ürünlerden yapılıyor. ABD’De kalitesiz implantın tanesi 10.000-12.000 dolar. Uçak bileti alıp Türkiye'ye gidiyor, orada yaptırıp dönüyor millet. Yirmilik dişi ameliyatla alıyorlar burada. Türkiye'deki gibi normal diş çeker gibi çekemiyorlar. Özel ağız operatörü gerekiyor onun için. Dişi kesiyorlar, ameliyatla alıyorlar. Bir yirmilik dişin maliyeti 3.500 dolar. Mübalağa etmiyorum. Bazı yerlerde belki daha düşüktür ücret. Birkaç yıl önce Paterson’da Jewish doktora gittim. Hemen yarım saatte kesti, 3.500 dolar aldı.

Buradaki bir hastanede adamın birini boydan boya sarmışlar, kanlar akıyor bedeninden. “Ah!” diyerek geldi, “Sessiz ol!” dediler adama. Ben de gittim, “Şaka mı yapıyorsunuz? Acaba ağrıdan sızıdan ahlıyor olabilir mi?” dedim. “Olsun, burada kimseyi rahatsız etmeyecek” dediler ve susturdular adamı. Türkiye’de doktor öldürüyorlar, burada sıkıysa doktora bağır bakalım. Anında hastaneden dışarı atarlar. Zaten güvenliğin dışında ayrıca polis de var hastanede.

Jewish doktor dediniz. Amerika'da tanımlamalar böyle din ve millet üzerinden mi yapılıyor? Yani genel intiba bu yönde mi?

Dediğim gibi üst kimlikten ziyade burada African American, Russian American ya da Armenian American, Turkish American tanımları yapılıyor. Kimse bundan alınmıyor. Hastaneye gittiğinizde bütün tabelalarda Arapça, İspanyolca çeviriler görebiliyorsunuz. Birkaç dil daha var ama Türkçe yok. İspanyolca zaten biliyorsunuz, buranın ikinci resmî dili. İspanyollar 20-30 yıldır buradalar, gram İngilizceleri yok. Hastanede, mahkemede “Ben Türk’üm” diyorum, hemen tercüman buluyorlar. Örneğin göçmenlik bürosunun mahkemesine gidin, “Dilinizi bilmiyorum” deyin, hemen size Türk avukat ya da tercüman bulurlar. “Burası benim ülkem, bilmiyorsan öğren” demiyorlar. Hastanelerde Türkçe levhaların bulunmaması, aslında bizim Türk lobisinin yapması gereken işi nasıl yapmadığını özetleyen bir hadise. İki dönem boyunca belediye başkan yardımcısı olarak Derya Taşkın çalıştı, ardından Hüseyin çalıştı. İki dönem Türkler yaptı bu görevi. Hatta neredeyse bir Türk seçilecekti belediye başkanlığına. Ama şimdi Araplar çoğaldı, bir Arap seçilecek büyük bir ihtimalle. Yoğunluktalar ve çok organizeler, çok iç içeler, gerçekten bir bütünlük sağlayabiliyorlar. Biz ise ayrışmanın dibini yaşıyoruz. Seçimlerde bile ideolojik meseleler gündeme geliyor, giyimi kuşamı bile söz oluyor. Birbirini hazmedemiyorlar.

“Amerikalı bir peninin hesabını yapar”
ABD’lilerin giyim-kuşam ile ilgili bir taassupları var mı?

Amerika’dakiler asla insanların giyimine bakmaz. İlk geldiğimin haftasında Paterson State Üniversitesi'nde misafir öğrenci olarak bir profesörün dersine girdim. Profesör girdi içeri, beni bir gülmek aldı. Giyimini şu an tarif etsem “Ya şaka mı yapıyorsun?” dersin. Koskoca profesör tüylü şapka takmış, panda desenli yeşil ceket, pembe pantolon, altına bembeyaz ayakkabı giymiş. Bildiğin renk cümbüşü. “Bu ne ya?” dedim, acayip güldüm. Çıkardılar beni zaten. Biz takıntılıyız. İşte renk, marka kombinasyonu olacak. Amerikalılar öyle değil. Hiçbir Amerikalı 41 numara ayağı varsa 41 numara ayakkabı almaz, 42 alır. Sıkmayacak o ayakları, rahat olacak. Bizde tam tersi söz konusu. Bizde 41 numaraysa ayak, 40 numara alır ufak göstersin diye. Biz bu tür saplantılardan kurtulamamış bir milletiz. Marka düşkünlüğü dibine kadar var bizde. Marka değilse almıyor bizimkiler. Manhattan, South Beach gibi bazı yerler haricinde gerçek Amerikalı beyazlar, iPhone kullanmaz. Amerikan telefonu neyse, Nextel, alır onu kullanır. Gerçek Amerikalı asla Adidas giymez, Nike giyer, Under Armour, Skecher giyer.

İnanılmaz tutumlular. Amerikalı bir peninin hesabını yapar benzin alırken. Kim daha ucuzsa gider benzini ondan alır, bir peni bile olsa. İnanılmaz. Bizde o yok. Bizde müsriflik almış başını gitmiş. 24 yıldır buradayım, ezkaza bir kere Starbucks'a gittim. Bir kahve söylediler bana. Bizimkiler yedi küsur dolar ödediler gözümün önünde. İlk yudumda “Hayatta içmem bir daha bunu” dedim. 61 yaşındayım, McDonald's'ın tadını bilmem. Burger King'e birkaç kere gittim. Onun haricinde hiç fast food bilmiyorum. Sushi yedim, Çin mutfağı yedim. Ama asla fast food tercih etmem. Türk yemekleri tercih ederim her zaman, ev yemeğini severim. Ama junk food dediniz mi, asla sevmiyorum.

Kristal Büfe vardı benim gençliğimde, Taksim'de. Caminin olduğu yer, Anıt’ın karşısındaydı. Her hafta sonu giderdik. Üç hamburger, iki ayran yuvarlardık. Yemin ediyorum size; Kristal Büfe’nin, Taksim Büfe’nin hamburgeri Amerika’da yok. Mesela Kızılkayalar’a gidin Taksim’de, ıslak hamburger yiyin. Burada hayatta bulamazsınız o hamburgeri. Wagyu Beef’e 175 dolar verirseniz var tabii. Ya da i Salt Bae’ye gidip 75 dolar verirseniz var. Ama o fiyata yok kesinlikle.

Şimdi onu soracağım. Ekonomi nasıl? Yani siz gittiğinizden bugüne değişen ne oldu ekonomik anlamda?

Eski alım gücü yok. Çok değişti, fiyatlar çok yükseldi. Benzinin fiyatı çok yükseldi; ben geldiğimde 88 centti, şimdi 3,5 dolar. Mesela ekmek 50 centti, şimdi 4 dolar. Şeker 75 centti, şimdi 5 dolar oldu. Çoğu yer kapandı. Bu arada bir şey dikkatimi çekti. İstanbul'da kaç tane AVM var? Yüz ellinin de üstünde değil mi? New Jersey İstanbul’un ya dört ya da beş kat büyüklüğünde bir yer. New Jersey’de topu topu 26 tane AVM var. Düşünebiliyor musunuz? Onlardan biri Bergen County hafta sonu kapalı, Bible Area olduğu için. Pazar günleri için böyle bir karar almış. O kapalı, diğerleri açık genelde. Yani bazı bölgeler yapabiliyor bu uygulamayı. Florida’da da var böyle birkaç yer. Three State Bible Area / İncil şehirleri diyorlar. İncilciler böyle bir karar almışlar.

Ayrıca size birkaç daha bilgi vereyim. İstanbul'da kaç köprü var, kaç tane alt geçit, üst geçit var? Manhattan, bakın New York demiyorum. Manhattan, New York'un bir şehri. Manhattan’ın büyüklüğü ne kadar biliyor musunuz? Avrupa yakasının sekizde biri kadar herhalde. Kaç tane tüp geçit var, kaç tane köprü var biliyor musunuz? 52 tane köprü var. New York şehrine geliyorum şimdi. Brooklyn'e, işte Harlem'e, ... Sadece New York'ta 2003 köprü var. İstanbul'un nüfusu 20 milyon, New York'un nüfusu 4 milyon. Manhattan'da 5 tane tüp geçidi var. Diğer yerleri saymıyorum.  20 milyon nüfusun olduğu İstanbul’da 3. köprüye karşı çıkılmıştı. Gerçi 1974'te Boğaziçi Köprüsü yapıldığında da “Ne olacak, kim geçecek?” falan demişlerdi, Bakış açısı çok önemli.

Peki, eğitim faaliyetleri nasıl? Yani orada da özel sektör mü çok faal?

Üniversiteler zaten endüstriyelleşmiş durumda. Amerika’ya yılda her yıl ülke dışından 1.479.000 talebe gelir. Yaklaşık 300 bin tane öğrenci de sadece IELS dediğimiz İngilizce öğrenme programlarına gelir. Totalde her sene 1.800.000 öğrenci geliyor dışarıdan. Bunun getirisine bakın. Amerika’nın kendi içinde 6 bin tane üniversite var, devlet üniversiteleri hariç. Altı bin üniversitenin üç kategorisi var. “First division, second division, third division” diye liglere ayırmışlar. Yani birinci ligde, ikinci ligde, üçüncü ligde olanlar var. Alabama Üniversitesi'nin Amerikan futbol takımının 88 bin kişilik stadyumu var. Bir yıl önceden bütün biletler satılıyor. ESPN diye ulusal bir kanal var. Üniversiteler arasındaki bütün beysbol, basketbol, futbol, Amerikan futbolu, softball, tenis, atletizm alanlarındaki maçların takibini yapıyor. Üniversiteler arası basketbol şampiyonasının finalini 72 bin kişilik kapalı stadyumda oynadılar. İki yıl üst üste Anadolu Efes EuroLeague şampiyonu oldu. 10 bin kişiye oynuyor. Farkı anlıyor musunuz? Abdi İpekçi'yi yenilediler, 10 bin kişilik kapasitesi var artık. Yeter mi yani? Bakış açımız işte.

Türkevi açıldıktan sonra elçilik ile olan iletişimde bir farklılık oldu mu?

Vallahi elçilik her zaman vatandaşlarına karşı çok duyarlı, çok iyi. Ben bir tane bile kötüsünü görmedim. Halkla iç içe her zaman. İftara gelip halkla sohbet ediyor. Hafta sonları Türk restoranlarını, camileri, dernekleri ziyaret ediyor, bir ihtiyaçlarının olup olmadığını soruyor. O yönden hiçbir sıkıntı yaşamadık. Sadece ilk zamanlarda, 2000'li yıllarda randevu almakta, içeri girmekte biraz zorlanıyorduk, kuyruk vesaire oluyordu. Şimdi hiçbiri yok onların, her şey tıkır tıkır işliyor. Bütün personel çok iyi davranıyor. Zaten kimse böyle hor bakmıyor. İnanılmaz derecede hızlandı, güzelleşti. Bütün Türk etkinliklerine desteğini sürdürüyor elçilik, elinden geleni yapıyor. Festivaller düzenliyor; Brooklyn'de New York’ta yürüyüşler yapılıyor. Mayıs ayında Paterson'da Türk günü gerçekleştiriliyor. Elçilik hepsine iştirak ediyor, katılım sağlıyor, destekliyor. İşte sanatçılar getiriliyor, kokteyller veriyor. Elçilik halkla iç içe. Kimse şikâyet etmez elçilikten. Onun haricinde bazı dernekler öne çıkıyor. Onların da yardımıyla güzel şeyler oluyor. Ama bölünmüşlük çok kötü.

Yurtdışındaki Türklerin hemen hemen hepsi sizin söylediklerinizle aynı sorunları dile getiriyor. Bu birlik olamama hissi çok üzücü…

Maalesef. Yani Almanya’da belki Türkler çok eskiden gittikleri için yapı biraz daha kökleşmiş. Amerika’da Türk toplumu ne yazık ki devrimini tamamlayamadı. Bir oluşum kurup onun çatısı altında birbirine sahip çıkmayı bir türlü beceremedi. İç çatışmalar var ve büyüyor. O dernek diyor ben başkanım, öteki diyor ben başkanım. 30 Ağustos Futbol Turnuvası yapılıyordu. Onu düzenleyen kişi vefat etti. Onun da belki etkisi var ama inanın ondan sonra düzenleyemedik bir daha. Her sene kavga, dövüş…

Olcay Can Kaplan

MSGSÜ Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Tercüman’da yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...