13 May 2024

Türkiye’nin kurucu belgesi

Lozan Anlaşması imzalandığı günden bu yana eleştirilerin daima odağında kaldı. Bir şehir efsanesine dönüşen Lozan Anlaşması hakkındaki gerçekler...

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak savaş dışı kalmıştır. O mütarekeden sonra İtilaf devletleri, Anadolu ve Doğu Trakya’yı işgal etmiş ve arkasından da bu işgale karşı yerel direniş hareketleri başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya çıkmasıyla birlikte bu bir milli mücadeleye dönüşmüştür. Ve en sonunda bu mücadeleler 1922 Ekim’inde Mudanya Mütarekesi’yle zaferle sonuçlanmıştır. Bu askeri başarının siyasi yönüyle zaferle taçlanması gerekiyordu. İşte Lozan Konferansı bu kazanılan askeri mücadelenin siyasi kısmını oluşturmaktadır.

Lozan anlaşması esas itibariyle tarihi doğu sorununu çözümlemeyi amaçlayan bir barış konferansıdır. Türkiye, Mudanya Mütarekesi’ni imzalamış muzaffer bir hükümetin temsilcileri olarak Lozan'a giderken İtilaf Devletleri, İngiltere, Fransa, İtalya Mondros Mütarekesi’ni imzalamış bir devletle muhatap olmayı istemişlerdir. Ankara Hükümeti -o zaman Büyük Millet Meclisi hükümeti ya da Ankara hükümeti adlandırılıyordu- çağrılan devlet statüsünde bu konferansa katılmıştır. İngiltere, Fransız ve İtalya başta olmak üzere Japonya dahil onlar çağıran devletler statüsündedirler. Konferans dillerinden birinin de Türkçe olması istenmesine rağmen gerçekleşmemiştir. Konferansta oluşan komisyon başkanlarının belirlenmesinde de üç itilaf devletinin temsilcisi konferansların başkanı olmuştur. İtilaf devletlerinin Türkiye’ye bakışı zaten bu iki noktadan da kendini göstermektedir.

Lozan Barış Antlaşması’nın önemi; Türkiye açısından Birinci Dünya Savaşı’nda yenilmiş fakat milli mücadeleyi başarmış bir devletin net olarak uluslararası sistem tarafından tanınmasını sağlayan bir antlaşma olmasından ileri gelmektedir. Lozan Barış Antlaşması bu açıdan uluslararası siyaset yönüyle de Türkiye’nin uluslararası alanda tanınmasını sağlayan bir uluslararası kurucu belgedir. İtilaf Devletleri açısından ya da global siyaset açısından bakıldığında da bir global küresel bir uluslararası düzen ortaya çıkmıştır. Lozan da bu kurulan düzenin bölgesel anlamdaki yakın doğu diye tabir edilen bölgenin statüsünü belirleyen bir barış anlaşması niteliğindedir. Türkiye’de genellikle Lozan değerlendirmeleri hep Türkiye merkezli yapılır. Uluslararası siyaset açısından bakıldığında da bu anlaşma bölgesel düzenini temin eden bir anlaşmadır.

Lozan, zafer mi hezimet mi?

Zafer de hezimet de değer ifade eden kelimelerdir. Biz bu kavramları kullanmak yerine somut olarak bu mücadelede hangi hedefler ile yola çıkıldığını, sonuçta nereye varıldığını somut olarak ortaya koyarsak daha sağlıklı, daha doğru bir değerlendirme yapmış oluruz. Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde 28 Ocak 1920’de resmi olmayan milletvekillerinin kendi aralarında yapmış olduğu toplantıda kabul edilmiş, 17 Şubat’ta da bütün dünya ilan edilmiş bir Misak-ı Milli beyannamesi vardır. Ve bu belge içeriği ve hedefleri itibariyle 23 Nisan 1920’de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve onun hükümetleri tarafından da bir hedef program olarak benimsenmiştir. Dolayısıyla biz Lozan'ı değerlendirirken hedef olarak belirlenmiş Misak-ı Milli’yi esas almamız gerekir. Dolayısıyla Misak-ı Milli’den Lozan’a bakıldığında bir hedef sonuç analizi yapmak mümkün olabilir. Hedeften sonuca giderek bir değerlendirme yapmak gerekir. O belgeye hareketle Lozan sonuçlarını değerlendirdiğimizde, sınırlar bağlamında bakıldığında Türkiye’nin özellikle Musul meselesini halledemediğini, barış sonu döneme bıraktığını görüyoruz. Yine Lozan kapsamında baktığımızda Türkiye’nin Suriye sınırı İskenderun sancağı noktayı nazarından Fransa mandası olarak Suriye'ye bırakıldığını görüyoruz. Boğazlar konusunda Türkiye'nin başkanı olduğu uluslararası bir komisyon görüyoruz. Kapitülasyonların kaldırılması Türkiye’nin artısı olarak hanesi yazılacak en önemli gelişmelerden biri. Türkiye’nin iktisadi bağımsızlığının temini yolunda önemli bir adım. İkincisi hissemize düşen borçların ödeneceği hususudur. Bu da Lozan’da kararlaştırılmıştır.

Şimdi bu yönlere bakıldığında özellikle son saydığımız kapitülasyonların kaldırılması, borçlarının ödenmesi ve hazırlıklar konusunda da mütekabiliyet esasının getirilmiş olması Lozan’ın önemini ortaya koyar. Türkiye sınırları dışındaki Müslümanlar hangi haklara sahipse Türkiye'nin sınırları içerisindeki gayrimüslimlerde -Türkiye'nin sosyal siyasi dengesini bozmayacak bir çerçevede- aynı haklara sahip olacaklardır. Bu noktadan bakıldığında Türkiye’nin lehine bir pozitif bir katkı olarak bunları söyleyebiliriz. Ama iş sınırlar meselesine geldiğinde halk oylaması talep edilen Batı Trakya ne yazık ki Yunanistan sınırları içerisinde kalmıştır. Doğu sınırlarımızda ise sadece Kars Ardahan Türkiye'nin sınırlarına dahil edilmiş. Batum, Nahçıvan Sovyet Rusya’nın ve dolayısıyla Gürcistan'ın sınırları içerisinde kalmıştır. Yani Lozan'da sınırlar konusunu bir tarafa koyduğumuzda Türkiye’nin lehine özellikler taşıdığı muhakkaktır.

Sevr'den bakarak Lozan'ı değerlendirmek ise bir hatadır. Sevr hiçbir şekilde kabul edilmesi mümkün olmayan Türkiye'yi bağımsızlığını her açıdan bitiren adeta bir idam fermanı hükmündedir. Lozan çok havalara sıçrayacağımız, çok sevineceğimiz bir antlaşma değildir. Buna mukabil de karalar bağlayacağımız bir anlaşma ise hiç değildir. Zafer ve hezimet kelimeleri değer yüklü oldukları için Lozan’ın hak ettiği gibi anlamamızın önüne geçmektedir. İki kavramı da kullanmadan olduğu gibi gerçek bir yaklaşımla meseleyi kavramak gerekiyor.

Lozan, Türkiye’nin yer altı kaynaklarıyla ilgili hükümler içeriyor mu?

Lozan Anlaşması hükümlere açıktır. Lozan Anlaşması'nda madenlerle ilgili bir hüküm bulunmamaktadır. Kaldı ki Türkiye 1923-25’lerden itibaren maden tetkik arama enstitüsünü kurmak suretiyle petrolle ilgili bir düzenleme yaparak Türk mühendislerinin çabalarıyla petrol arayışına yönelmiştir. Hatta öyledir ki yabancı şirketlerin petrol arama ve işletme izni de vermemiştir. Hatta Lozan konferansı sırasında petrol imtiyaz anlaşması gündeme gelmiş, bu bile gerçekleşmemiştir. 1954’e kadar maden arama ve işletme hakkı sadece Türkiye’deydi. Bununla ilgili bir kısıtlama ya da engellemeye dair bir hüküm Lozan’da bulunmamaktadır.

Lozan’ın gizli maddeleri olduğu da bir şehir efsanesidir… Lozan Antlaşması hükümleri açık olan bir anlaşmadır. Bu anlaşmanın hükümleri içerisinde ekler kısmı vardır. O kısımda da gizli diye tabir edilen maddeler yoktur. Bugüne kadar bilmediğimiz kimi hususlar ilerleyen tarihlerde açığa elbette çıkabilir. Bilimde her zaman septik bakış açısına sahip olmak gerekir.

Lozan anlaşması 2023’te sona erecek mi?

Lozan Antlaşması çok taraflı uluslararası bir anlaşmadır ve herhangi bir süre söz konusu değildir. Lozan'ın hem boğazlar meselesinde Hatay meselesinde Türkiye ilgili taraflara bunu problem olarak götürdüğünde onların da kabul etmesiyle bu mesele bir başka uluslararası konferansta görüşülerek yeni bir karar alınmıştır. Lozan’ın 2023’te sona ereceğini söylemek gerçek dışıdır. Ancak Lozan Anlaşması'nın hala Türkiye'nin lehine olmayan hükümleri bulunmaktadır. Özellikle Ege adalarının statüsüyle alakalı Yunanistan'ın kendi taahhütlerini yerine getirmediği bir hakikattir. Bu konular üzerinde yoğunlaşarak Türkiye’nin lehine sonuç alabilecek bir yaklaşımı benimsemek gereklidir. Bu daha rasyonel bir yaklaşım olacaktır. Türkiye son yıllarda bu rasyonel yaklaşımı takip etmektedir. Lozan 2023’te sona erecek Musul’u ve Kerkük’ü Türkiye alacak demek hem gerçekçi değil hem de uluslararası gerçeklere bakıldığında da bu işin o kadar kolay olmayacağını başka araçlara ve şartlara ihtiyaç gerektirdiğini bilmek gerekiyor.

Musul ve Kerkük milli bir uhdedir

Lozan Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını temsil eden savunmamız gereken bir anlaşmadır. Oradaki hükümleri tamamıyla hayata geçirmek için hamlelerde bulunmamız da devletin çıkarları için gereklidir. Lozan, Türkiye'nin uluslararası sistem tarafından tanınmasını sağlayan bir kurucu belgedir. Yani uluslararası önemi çok yüksektir. Türkiye şartlar uygun olduğu bir dönemde uluslararası dengeleri gözeterek Lozan’da yer alan fakat gerçekleşmeyen hususları realize etmek adına adımlar atabilir. Gerek Batum gerekse Halep, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Telafer ve Batı Trakya Türkiye Cumhuriyeti için bir milli uhdedir. Buraları andığınız zaman Türk milleti heyecanlanır. Bu saydığımız bölgeler için Türkiye Cumhuriyeti duyarlılığını devam ettirmektedir. İleride ne olur? Nereye evrilir? Buraların statüsü, konumu ne olur? Tüm bunların cevabı; Türkiye'nin gücü, uluslararası şartlar ve Cenab-ı Hakk’ın nasip etmesi ile değerlendirilir…

* Prof. Dr. Mustafa Budak ile yapılan söyleşiden yola çıkarak hazırlanmıştır.

Olcay Can Kaplan

MSGSÜ Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Tercüman’da yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...