13 May 2024

Sanat eserlerini depremden nasıl koruyacağız?

Depreme karşı sanat eserlerinin nasıl korunması gerektiğini Prof. Dr. Hayri Fehmi Yılmaz ile konuştuk.

Deprem İstanbul'un korkunç gerçeklerinden biri. Anladığımız kadarıyla bütün tarihi boyunca kentin çevresi çok ciddi depremler yaşamış. Muhtemelen İstanbul Boğazı ve çevresinin oluşumu da bu tür depremlerle ilgili…  Bu deprem süreçlerin kentin çevresinin şekillenmesine nasıl katkı sağladığını bir hayal edin. Bu depremlerin zaman içinde -günümüze yaklaştıkça- makulleşmeye başladığını biliyoruz. Örneğin Tunç çağında Anadolu'da muhteşem uygarlıklar yaşarken İstanbul'un coğrafyası çok farklıydı. Neolitik çağda Anadolu'nun güneyinde çok büyük değişimler, gelişimler yaşanırken yine bu çevre çok güçlü yerleşim geleneklerine sahip değildi. Coğrafyanın hızlı değişmesi nedeniyle buradaki denizselliğin sürekli farklılaşması sebebiyle -Marmara Denizi'nin iki katı büyümesi hadisesi- var olan medeniyet nüveleri de bugün sular altında kalmış…  

Takip edebildiğimiz süreçte İstanbul için korkunç yıkımlara sebep olan depremlerle karşılaşıyoruz. Maalesef bu süreçlerde hangisi İstanbul'la doğrudan bağlantılı, hangisi İstanbul'u etkileyen deprem cevap vermesi zor sorular olarak karşımızda duruyor. Hem antik kaynaklar hem Bizans kaynakları birtakım depremlerden bahsediyor. Özellikle Bizans kaynakları ürkütücü kayıtlara sahip. 5. ve 6. yüzyılda yaşanan depremler İstanbul ve bölgede ciddi etki gösteriyor. İmparator Theodosius’un inşa ettirdiği surların 5. yüzyılın ortalarına doğru deprem sebebiyle yıkıldığını biliyoruz. Balkanlar’dan İstanbul’un doğusuna değin geniş bir coğrafyada yıkım yaratan bu depremin kötü anılarını ortadan kaldırmak için bu dönemde hipodromdaki partiler halka moral vermek için düzenlendi. Bizanslılar elbirliğiyle surları iki ay gibi kısa bir sürede yeniden ayağa kaldırmasını bildiler.

Coğrafyamız çok eski geleneklere, adetlere ve batıl inançlara sahip. Bunların bazılarını da bu kadim şehrin bugünkü sakinleri sürdürüyor. Bizanslılar depremi tanrının bir cezası olarak görüyorlardı. Bizanslılara göre günah, zina ve azgınlıklar arttığı için deprem hadiseleri yaşanıyordu. Sizlere de tanıdık geldi mi? Büyük depremlerin ardından İstanbul ve çevresinde anlatılan hikâyelerin birçoğu 6. yüzyıldaki büyük sarsıntıya dayanıyor. O depremler döneminde şehir sakinleri şehri terk ettiler. Şehirde büyük yıkımlar oldu. Bazıları yıkıntıların altında kaldı. Onları kaldırmak çok büyük zaman aldı. İnsanlar şehirden ayrılınca da birçok hırsızlık olayı oldu. Birçok yerden kenti yağmalamaya gelenler oldu. Yani hikâyeler aslında hiç değişmiyor…

Hiç şüphesiz deprem ile ilgili Osmanlılar dönemine ait kayıtlar daha fazla. Osmanlıların bu şehirde yaşadığı ilk korkutucu deprem 1509 depremiydi. İstanbul zaten çok yaşlı bir kentti. Yapı stoku da çok yaşlıydı. Ve böylesi yoğun depremlerle karşılaşınca onların da bünyesinde çok ciddi değişiklikler oluştu. 1509 depreminde Bozdoğan kemerinin mühim bir kısmının yıkıldığını biliyoruz. Kente kemer üzerinden dışarıdan su geliyordu. II. Bayezit devrinde epeyce canlandırılmış idi. Fakat deprem ile birlikte bu su tesisatı kemerinin Şehzade Camii önüne denk gelen kısmında büyük bir yıkım oldu. Dönemin kaynaklarının anlattığına göre su gelmeye devam ediyordu ve deprem nedeniyle kentte birçok yapı yıkılmıştı. O bölgede bu gelen su sebebiyle küçük bir gölcük, bataklık oluştuğunu tarihi kayıtlar belirtiyor.

Depremlerle kaderi değişen bölge

Fatih Camii'nin bulunduğu bölge. Bizlere çok keyifli bir sürü hikâye vadeder. Hikâye havarilere adanmış bir kilise inşa ile başlıyor. İmparator Konstantin aynı bölgeye kendisi için de bir türbe binası inşa ettiriyor. Fakat 4. yüzyılda yapılan bu inşaat 6. yüzyıla gelindiğinde depremlerden ve zeminin çok kötü olmasından dolayı ayakta duramaz hale geliyor ve bu görkemli bina 6. yüzyılda imparator tarafından yeniden inşa ediliyor. Bu bina bin yıla yakın ayakta kalıyor. 15. yüzyılda artık hem bakımsızlıktan hem kentin yaşadığı depremlerde gördüğü ağır hasardan dolayı onu kurtaramayacaklarını anlıyorlar. Fatih kendi külliyesini muhtemelen de Konstantin ile kendi arasında bir bağ kurmak için aynı noktada inşa etmek istiyor. Bu bölgedeki yapıyı yıktırıyor yerine kendi külliyesini inşa ettiriyor. Daha makul ölçülerde bir ibadethane yaptırıyor. Geniş bir meydan ve onun etrafında eğitim yapıları, medreseler, hastane, gezgin dervişler için bir tabhane ile bir külliye oluşturuluyor.

Zemin kötü olduğu için ve depremler devam ettiğinden dolayı 1766 depreminde bu sefer Fatih'in külliyesi zarar görüyor. Ve o külliyenin içerisinde birçok yapı kısmen yenileniyor. Medreseler ve diğerleri kısmen toparlanabiliyor. Fakat camiyi kurtarmak çok zor… Bu dönem III. Mustafa'nın imar faaliyeti diye de özetlenebilir. Israrla Fatih Camii’ni ayakta tutmaya çalışıyorlar. Çünkü önemli bir hatıra ve kentteki en eski selatin cami… Fakat bir süre sonra mimarlar bunun artık ayakta kalmasının mümkün olmadığını söylüyorlar. Bu depremler aslında müthiş bir yenileme kültürünü de geleneğimize katıyor. Yapıların sürekli bakımının ve yenilenmesini sağlıyor. Bu sebeple dünyanın en önemli koruma kültürlerinden biri ortaya çıkıyor. Ve bu neredeyse modern koruma kültürüyle aynı bakış açısına, ilkelere dayanıyor. III. Mustafa devrinde üç ibadethane inşa ediliyor. İlki annesi için Üsküdar'da yaptırdığı Ayazma Camii. İkincisi kendisi için yaptırdığı Laleli Camii ve sonuncusu depremde yıkılan Fatih Camii. Üçünde de bambaşka mimari gelenekler görüyoruz. İlki iki cami dönemi için son derece Batılı üslup ile inşa ediliyor fakat Fatih Camii dışarıdan bakıldığında klasik Osmanlı camilerinin birebir aynısı. Yani atasının, ceddinin emanetine sahip çıkarak gelenek dışına çıkmıyor. Bu sanat tarihçilerini çok heyecanlandırırken bugüne de mesaj verir. Yapıların yeniden inşasında izlenmesi gereken stratejiyi ortaya koyar.

Depremlere direnen mabet Ayasofya

İstanbul içinde depremle ilişkisi açısından en çok konuşulabilecek yapılardan biri de hiç şüphesiz Ayasofya. Bizans devrinden itibaren bunu takip edebiliyoruz. İnşaatın ilk iki evresi kentin başka bir felaketiyle, yangınlarla, harap olmuş. Aynı ismi taşıyan bugünkü yapının başına gelenler daha çok depremle ilgili. Ayasofya 532-537 yılları arasında tamamlanıyor. 550’lerde depremle kubbesi çöküyor. Bu Ayasofya'nın ilk deprem tecrübesi. Hemen yeniden inşa ediliyor. Kubbe yaklaşık 5 metre yükseltiliyor ve bugünkü kubbe 6. yüzyılın ortalarında ortaya çıkıyor. Fakat 10. yüzyılda bir deprem sırasında bu kubbenin batı yarısında bir çeyrek dilim düşüyor ve yine batı yarım kubbesinde de ciddi hasarlar oluşuyor. 10. yüzyılda bu bölüm yenileniyor. Binanın kubbesinin yarattığı yükü karşılayabilmek için 10. yüzyılda batı cephesindeki payandaların ilk inşaatı başlıyor. 14. yüzyıla geldiğimizde doğu yarısında başka bir parça çöküyor. Bugün Ayasofya kubbesinin batısında kalan kısmı 10. yüzyıldan, doğusunda kalan bir çeyreği 14. yüzyıldandır. Kuzey ve güneyde kalan birer çeyrekse 6. yüzyıldan günümüze ulaşmış durumdadır. Bütün o depremlerin hikâyelerini yapının üzerinde izleyebiliyoruz. Osmanlı devrinde de bu süreç devam etmiş ama Osmanlılar bu binayı ayakta tutmayı başarmışlar. Maalesef bunun için de cephe mimarisini feda etmişler. Ayasofya'nın cephelerini izleyemiyoruz. Kubbenin ağır yükünü taşıyabilmek için ürkütücü, başka yapıda göremeyeceğiniz korkunç payandalar yapıştırmışlar. Bunlar, 8-10 metre genişliğinde kesme taştan çok ağır ayaklar. Kubbenin bütün yükünü karşılayıp duvarları destekliyorlar. Bütün bunlar bu yapıyı depremlere karşı ayakta tutmak için ne kadar uğraştıklarını bize gösteriyor. Kentimiz yenilenme süreçlerini bu depremler sayesinde karşılıyor. Bir taraftan da sürekli yenileniyor. Anıtsal yapılarda kahir mimariyi kullanan İstanbullular depremlerden o kadar rahatsız oluyor ki sivil mimaride ahşabı tercih ediyorlar. Hiç şüphesiz bunda o depremlerde şahit oldukları ürkütücü tablonun etkisi var. Daha kolay, daha pratik inşaatlar tercih ediliyor. 1894 depreminde Dolmabahçe Sarayı'nda Osmanlılar o kadar rahatsızlık duyuyorlar ki sarayın bahçesinde hareket köşkleri denilen iki ahşap köşk inşa ediyorlar. Anlıyoruz ki ahşap malzeme bu açıdan da seviliyor. Ama felaketlerden felaket beğenin… Yangın çıktığı zaman da şehir bir başından bir sonuna kadar yanıyor. Yani Unkapanı'nda Cibali'de çıkan bir yangında Yedikule Hisarı'nın içindeki mahallenin yandığından bahsediyorlar.

Tarihte ilk defa yapılan yenilemeler

1509, 1766, 1894 gibi depremler çok ürkütücü sonuçlara sebep olmuşlardır. Günümüzde daha şanslıyız. Daha bilimsel yaklaşımlar söz konusu. Ciddi arşivler oluşuyor. Özellikle 1999 depreminden sonra yaşadıklarımız bu konuları düşünmeye sevk etti. İstanbul'daki kültür varlıkları, bazı sıkıntılar yaşamakla birlikte doğrudan büyük bir tahribatla karşılaşmadı. İstanbulluların böyle büyük bir depreme tarihi eserlerin korunması perspektifiyle de hazırlanması gerekiyor. Hem kültür varlıklarının bizzat kendisi ve müzeler… İlgili çalışmalar yapıldı ve yapılıyor. Depremden sonraki süreçlerde yeni restorasyon anlayışlarına uygun olarak yapıların restorasyon projeleri sistematik bir şekilde hazırlanmaya başlandı ve birçok anıtımız için ilk kez böylesi projeler hazırlandı. Mesela Kapalı Çarşı'nın tarihi boyunca ilk kez projeleri tamamlandı. Bu çok takdir edilecek bir durum. Kültür Bakanlığı Anadolu'nun birçok yerinden uzmanları İstanbul'a davet etti. Kendi personellerini İstanbul'da görevlendirdi ve böyle bir ekip bütün bu projeyi kontrol etti. Bunun İstanbullulara ve Türkiye'ye anlatılamaması ise üzücüdür. Yedikule Hisarı, Süleymaniye Cami, Sultanahmet Camii tarihleri boyunca görmedikleri yenilenmelerden geçtiler. Bizans açısından bakarsanız Zeyrek Camii, Molla Gürani Camii, Kariye, Fethiye Camii, İmrahor İlyas Bey Camii bunlar için tarihte ilk defa inanılmaz projeleri hazırlandı. Çok ciddi teknoloji kullanılarak belgelemeleri yapıldı. Bunlar bugün ilgili kurum arşivlerinde muhafaza ediliyor. Başlarına bir iş gelirse bu veriler hiç şüphesiz yapıların yaşamasına, yaşatılmasına büyük katkı sağlayacak.

*Prof. Dr. Hayri Fehmi Yılmaz ile yapılan söyleşiden yola çıkarak hazırlanmıştır.

Olcay Can Kaplan

MSGSÜ Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Tercüman’da yazı işleri müdürü olarak görev yapıyor. İstanbul’da yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...