13 May 2024

Osmanlı’nın Filistin siyaseti

Kudüs: Müslüman, Hıristiyan ve Musevilerin barış içinde, özgürce yaşayabildikleri kutsal şehir... Kudüs’ün Osmanlı devrindeki toplumsal yapısına odaklanıyoruz.

İslâm tarihinde coğrafi adlandırmalar pek çok kere Mekke/Kâbe merkezlidir. Mekke’nin güneyine tesadüf eden yerler “Bilâd-ı Yemen”, kuzeye tesadüf eden coğrafya ise kuzey beldeleri anlamında “Bilâd-ı Şam” olarak adlandırılır. Dolayısıyla Kudüs de Bilâd-ı Şam coğrafyasında yer alır. Bugün Kudüs’ün merkezini oluşturduğu “Filistin”, tıpkı tarihî ad olan Bilâd-ı Şam’ın Suriye olarak adlandırılması gibi antik isimlerin canlandırılması anlayışına bağlı olarak yakın döneme ait bir adlandırmadır. Aslında klasik Osmanlı idari yapısına bağlı olarak Filistin denilen bir coğrafi birim yoktur. Bu ad ancak 19. yüzyılın sonlarından itibaren; Bilad-ı Şam’da yer alan Kudüs, Nablus ve Akka sancaklarının bulunduğu bölge için Batılı devletler tarafından kullanılmaya başlandı. Zamanla Osmanlılarca da kabul gördü ve günümüze kadar ulaşarak siyasi literatüre girdi. Bugün bütün siyasi ve özellikle de harici faaliyetler, bu ad üzerinden yürütülüyor.

Üç semavi dinin mukaddes şehri

Kudüs’e tarih boyunca farklı isimler verildi. Kudüs adı, tarihî kayıtların bildirdiğine göre bir tanrı adı olduğu ifade edilen ve İbranicede barış anlamına gelen “Salem” sözü ile ilişkilidir. Hz. Ömer zamanında, 638 yılında Müslümanlar tarafından fethedilince şehre “Beytü’l-makdis” veya “Beytü’l-mukaddes” denilmeye baş­landı. Memluklular döneminde kutsal yer anlamına gelen “Kudüs” ismi kullanılmaya başlandı ve İslâm dünyasında “Darü’s-selâm” olarak da yaygınlaştı. Bu ismin Batı dillerindeki karşılığı ve telaffuzu ise “Jerusalem”dir.

Kudüs, oryantalistlerin ihdas ettiği bir kavram olan “Orta Doğu” denilen siyasi bir coğrafyanın merkezini teşkil etmesinin ötesinde, dünya tarihi ve özel­likle dinler tarihi açısından çok istisnaî bir yere sahiptir. Üç semavi din -Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm- için mu­kaddes kabul edilen ortak bir mer­kezdir. Bu bakımdan tarihin bilinen çağla­rından beri -zaman zaman unutulmuş ve ihmal edilmiş olsa da- kutsal konumu sebebiyle hep dikkatleri üzerinde toplamış bir şehir oldu. Kudüs, Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi (1516-1517) ile Osmanlı hâkimiyetine girdi ve ciddi bir problem yaşamadan, en rahat ve sakin dönemini yaşamaya başladı. Osmanlı hâkimiyetine girdikten sonra 1831 yılına kadar Şam; 1841­-1865 arası Sayda eyaletine bağlandı, sonra bu ikisi birleştirilerek Suriye vilayeti adını almıştı.

Yahudilerin Filistin’e göçü

Yahudiler, Rusya’da zulme maruz kaldıklarında 1882 yılından itibaren uzun vadeli bir planın parçası olarak kendilerine sığınacak yer bulmak ve yurt tutmak amacıyla Filistin’e göç etmeye başladılar. Bu durumdan Osmanlı Devleti fevkalade rahatsız oldu. Ancak Osmanlı bu dönemde Avrupa devletleri karşısındaki üstünlüğünü kaybetmiş, dolayısıyla bölge zikredilen devletlerin müdahalesine açık hâle gelmişti.

Zayıflığına rağmen durumun hassasiyetinin idrakinde olan Osmanlı Devleti, sahip olduğu imkânlar çerçevesinde bu göçü engellemeye çalıştı. Özellikle yöredeki cemaatlerin gerek kendi aralarında gerekse birbirleriyle olan ilişki­lerinde hâkim/hakem rolü üstlenerek bölge halkı­nın dinî inançları çerçevesinde huzur ve güven içerisinde birlikte yaşayabilmeleri­nin şartlarını sağlamaya gayret etti. Ancak asırlardır devam eden huzur bozuldu. Kudüs ve Filistin bölgesi “kutsal yerler meselesi” ve “Yahudi göçü” sebebiyle uluslararası platforma taşınmaya başladı.

Osmanlı Devleti bu durumda Kudüs’ün idari yapısını değiştirerek şehrin manevi merkez olma özelliğini, dolayısıyla etki ve ağırlığını artırmaya çalıştı. Bunun için 1871 tarihli Vilayet Nizamnamesi ile Kudüs, “elviye-i gayr-i mülhaka” adıyla doğrudan merkeze bağlı sancaklardan biri hâline getirildi, 1872 yılından itibaren idari açıdan merkezî ağırlık Kudüs şehrine kaydı. Böylece Kudüs, Osmanlı taşra teşkilatı içinde vilayete eş değer ayrıcalıklı bir statü kazandı. Bu düzenleme ile doğrudan merkeze bağlı livalarda mutasarrıf, valinin yetkilerine; liva idare meclisi ise vilayet idare meclisinin görevlerine sahipti. Bu idari yapı 1917’de İngiliz kontrolüne girinceye kadar devam etti.

Osmanlı yönetiminde Kudüs toplumu

Kudüs, bahsedilen dönemde genel görünüş bakımından diğer Orta Doğu şehirlerinden çok farklı değildir. Ancak Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi üç semavi dine merkezlik yapmasından kaynaklanan dinî farklılıklar, şehrin iskânını ve fiziki yapısını derinden etkiler. Müslüman nüfus, Kubbetü’s-Sahrâ ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Harem-i Şerif’in kuzey ve batı yönlerinde; Hıristiyanlar Kıyame(t) Kilisesi civarında, Ermeniler şehrin güneybatısındaki St. James Katedrali etrafında, Yahudiler ise Ağlama Duvarı yakınlarında yerleşmişlerdi. Ancak bu durum, farklı dinî cemaatlerin mensuplarının birbirlerinden kopuk, kapalı bir hayat sürdükleri anlamına gelmiyordu. Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar istedikleri her yerden ev satın alabiliyorlar ya da kiralayabiliyorlar, bu konuda herhangi bir yasaklamaya maruz kalmıyorlardı.

Kudüs, Orta Doğu’nun kalbgâhıdır. Şehirdeki mukaddes mekânlar sebebiyle Osmanlı’nın huzur ve adaleti öne alan idare anlayışına da bağlı olarak her üç din mensuplarının şöyle ya da böyle söz hakkı olduğu bir yerdi. Bu özelliği ona stratejik bir önem kazandırdı ve bu sebeple -özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinden günümüz kadar uzanan zaman diliminde- dünya siyasetinin en önemli merkezlerinden biri hâline getirdi.

Kudüs’e yoğunlaşan dikkat

Ancak 19. yüzyıldan itibaren artan misyonerlik faaliyetlerine bağlı olarak Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya; kendi idarelerinde kiliseler, okullar ve dernekler kurmaya başladılar. Dinî topluluklar arasındaki dengenin ve uyumun bozulduğunu, mevcut düzenin tehlikeli hâl almaya başladığını gören Osmanlı Devleti; özellikle II. Abdülhamid ve onu takiben İttihat ve Terakki döneminde Kudüs üzerindeki dikkati yoğunlaştı.  İttihat ve Terakki’nin üç önemli şahsiyetinden biri olan Cemal Paşa; Amerika, İngiltere, Fransa ve Siyonist güçler tarafından Orta Doğu’da gerçekleştirilen casusluk faaliyetlerini önlemeye çalıştı.  Bölgenin Osmanlı toprağı olarak kalmasını sağlamak amacıyla basın, eğitim-kültür, imar-iskân ve ekonomi alanlarında oldukça kapsamlı icraatlar yaptı. Bazen Osmanlıcılık, bazen de İslâmcılık olgularını ön plana çıkartarak büyük çaba sarf etti.

Kenan Ziya Taş

Prof. Dr. Kenan Ziya Taş, Balıkesir Üniversitesi Tarih bölümde profesör olarak çalışmalarına devam ediyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...