13 May 2024

Orta Doğu’nun su sorunu

Su kaynakları ulaşım ve kullanım açısından ülkelerin iç ve dış politikalarını belirleyecek kadar önemlidir. Bu bağlamda Orta Doğu’yu besleyen nehirleri, yapılarını, su taşıma kapasitelerini, bölgede yaşanan su sorununda etkili faktörleri veriler eşliğinde inceliyoruz.

Eskiler “âb-ı hayat” derlerdi. Hayat ve su arasındaki bağlantıyı bundan daha güzel ifade edecek başka bir söz yoktur. Eğer “su” varsa yaşam, yani hayat da vardır. Ancak iyi bir yaşam için yeterli derecede su ve su kaynaklarına sahip olmak gerekir. Eski medeniyetlerin, nehir kenarlarında ortaya çıkması ve en güzel şehirlerin nehir kenarlarında kurulması, su ve yaşam döngüsünün nasıl da iç içe geçtiğini bizlere gösteriyor. Tarihte en eski medeniyet olarak kabul edilen Mezopotamya medeniyeti, Dicle ve Fırat nehirleri kenarlarında ortaya çıktı.  Mısır medeniyeti Nil Nehri kıyılarında gelişip serpildi. Tarihin babası olarak kabul edilen Herodotos, “Mısır medeniyeti Nil Nehri’nin bir armağandır” der. Aynı şekilde biz de “Mezopotamya medeniyeti, Dicle ve Fırat nehirlerinin bir armağanıdır” diyebiliriz.

Aslında dünyada sudan daha bol hiçbir “madde” bulunmamaktadır. Eğer gezegenimizdeki bütün sular, yeryüzüne düz ve eşit bir şekilde dağıtılmış olsaydı yeryüzü, üç kilometre derinliğinde bir su kütlesiyle kaplanmış olurdu. Toplam yüzeyi 510 milyon kilometre kare olan dünyamızın yaklaşık %71’i, yani 361,3 milyon kilometre karesi okyanuslarla kaplıdır.  Karalar, 149 milyon kilometre kare yüz ölçümü ile dünya yüzeyinin %29’unu meydana getirir. Yaklaşık dörtte üçü sularla çevrili olan gezegenimize “yer” yerine “su”, “yerküre” yerine “suküre” demek belki daha gerçekçi olurdu.

Yeryüzündeki suların yalnızca %1’den azı “tatlı” ve içilebilir niteliktedir. Aslında dünyadaki %1’lik tatlı su miktarı, milyarlarca insanın hayatını idame etmesi için yeterlidir. Ancak “tatlı” ve içilebilir nitelikteki sular, yerkürenin her tarafında eşit bir şekilde dağılmış değillerdir. Nemli ve ılıman iklimlere sahip kimi bölgelerde aşırı miktarda su mevcutken, Afrika ve Orta Doğu gibi çöl ve kurak bölgelerde su kıtlıkları yaşanmaktadır. Su kaynaklarının eksik ve yetersiz olduğu bölgelerde sorunlar ortaya çıkmaktadır. Suyun kıt ve eksik kaldığı bölgelerde mutlu ve müreffeh bir yaşam da inşa edilemez. Orta Doğu ve Afrika’da tarih boyunca bir su sorunu vardı ve bu sorun giderek büyümektedir.

Orta Doğu’yu besleyen nehirler

Orta Doğu, tarihin farklı dönemlerinde kuraklıklar nedeniyle kıtlıkların yaşandığı bir bölgedir. Bölgeye can veren su kaynakları olarak kabul edilen en büyük nehirler, farklı devletlerin sınırlarını aşmaktadırlar.  Koca Arabistan Yarımadası’nda tek bir nehir yoktur ve Orta Doğu’daki hiçbir büyük nehir, bir devletin sınırları dâhilinde çıkıp yine aynı devletin sınırları içinde denize dökülmemektedir. Bölgenin en önemli nehirleri iki, hatta üçten fazla devletin sınırları içinden geçip denizlere ulaşabilmektedirler. Bölgeye can veren nehirlerden Fırat, Dicle, Asi, Şeria (Ürdün) ve Nil nehirleri birden fazla devletin sınırlarını aşmaktadırlar. Nil Nehri; Burundi, Ruanda, Zaire, Kenya, Tanzanya, Uganda, Etiyopya, Sudan ve Mısır olmak üzere dokuz Afrika ülkesi arasında paylaşılmaktadır. Nehir havzalarını paylaşan ülkeler, bu nehirlerin hukuki statüleri üzerine bir uzlaşmaya varmamaktadırlar.  Örneğin Türkiye’ye göre Dicle ve Fırat nehirleri “sınır aşan sular” iken, Irak’a göre bu nehirler “uluslararası” sular niteliğindedir.

Orta Doğu’da yer alan ülkelerin çoğu, kendi sınırları dışında doğan su kaynaklarına bağlıdırlar. Ancak bu bağlılık, ülkeden ülkeye değişmektedir. Mısır, su tüketiminin %95’ini kendi sınırlarının ötesinden elde etmek zorundayken Lübnan’ın bütün suları kendi ulusal sınırları içinde çıkmaktadır.  Irak su tüketiminin 2/3’ünü dışarıdan sağlarken Suriye için bu oran yaklaşık 1/4 civarındadır.

Debilerdeki düzensizlikler

Fırat Nehri’nin yıllık su potansiyeli yaklaşık 35 milyar metreküpken toplam uzunluğu 1900 kilometre olan Dicle Nehri’nin potansiyeli 52,7 milyar metreküptür. Hem Fırat hem de Dicle oldukça düzensiz nehirler olarak kabul edilmektedirler. Nil Nehri’nde mayıs ayındaki su akışı, eylül ayında gerçekleşen akıştan aşağı yukarı sekiz kat fazladır. Bu fark Fırat Nehri’nde yirmi sekiz kata çıkar. Su akışındaki bu düzensizlik Dicle Nehri’nde bazen seksen kata kadar bile çıkar. Nehirlerdeki akış düzensizliği, zaman zaman kontrol alınması mümkün olmayan seller ve taşkınlara sebep oluyor. Dicle ve Fırat nehirlerinde meydana gelen taşkınlar, her iki nehrin de zaman içinde birkaç kez yataklarını değiştirmesine yol açar.

Nehirlerin su potansiyeli yağış ve iklim koşullarına bağlı olarak dramatik düşüşler sergileyebilmektedirler. Örneğin Nil Nehri’nin ortalama yıllık su potansiyeli 1870-1959 yılları arasında 102 milyar metreküp; 1899-1971 yılları arasında 88 milyar metreküp; 1972-1986 yılları arasında 77 milyar metreküp olarak gerçekleşirken, 1984-1987 yıllarında 52 milyar metreküpün altına kadar düşmüştür.  1920 yılından beri Fırat Nehri’nden yapılan ölçümlere göre, en düşük akış 1929-1930’da gerçekleşmiş ve söz konusu yılda Hit’teki akış (Hit; Irak’ın Ambar bölgesinde yer alır) miktarı 10,7 milyar metreküp seviyesine kadar inmiştir. Kuşkusuz bu akış miktarı, Fırat’ın ortalama yıllık akışının 1/3’ünden bile azdır. En yüksek akışın kaydedildiği 1968-1969’da Hit’teki akış 63,4 milyar metreküpe çıkmıştır.

Nüfus artıyor, nehirler hep aynı

Su ve nüfus artışı arasında doğrudan bir orantıdan ziyade, âdeta ters bir orantı vardır. Nüfus artarken su azalmıyor ancak fert başına düşen su miktarında azalma meydana geliyor. Öte yandan toplumların refah ve gelişmişlik düzeyi arttıkça su tüketimi daha da fazlalaşıyor. 18. yüzyılda Paris’te kişi başına tüketilen su miktarı 4 litre civarındaydı. Oysa bugün ABD’de kişi başına evsel amaçlı su tüketimi günde ortalama 650 litreyi (150 galon) bulmaktadır.  Yakın döneme kadar bazı Orta Doğu ülkelerinde kişi başına tüketilen su miktarı 12 litre düzeyinde kalmaktaydı.

1960’da Türkiye nüfusu 27.553.280 kişiyken 2018 yılında 82.003.882 kişiye yükselmiştir. Aynı yılda 7.289.759 kişi olan Irak nüfusu, 2018’de 39.846.636 kişiye yükselmiştir. Suriye nüfusu 1960 yılında 4.592.777 kişiyken 2018’deki nüfusu 19.454.263 olmuştur. Henüz 2012 yılında 22.399.254 olan Suriye nüfusu, yaşanan iç savaş nedeniyle birkaç milyon azalmıştır. Kısacası son 58 yıl içinde Türkiye nüfusu yaklaşık 3 kat, Irak nüfusu yaklaşık 5 kat, Suriye nüfusu da son 12 yıldaki savaşa rağmen yaklaşık 5 kat artmıştır. Ancak bütün bu ülkelerin can damarı niteliğindeki Fırat ve Dicle nehirlerinde, su miktarında bir yükseliş meydana gelmedi. Hatta Türkiye son 62 yılın en kurak yazını geride bıraktı.

Sonuç olarak Orta Doğu’da barış ve güvenliği tehlikeye atan bir su sorunu var. Mısır; Sudan ve Nil Nehri’ne kıyıdaş olan diğer ülkelerin, Nil’deki su akışında azaltma meydana getirecek herhangi bir projeyi, doğrudan doğruya savaş sebebi saymaktadır. 1967 Arap-İsrail Savaşı özü itibariyle bir su savaşıydı ve bugün bile İsrail, su güvenliğini nedeniyle Golan Tepeleri’ni işgal altında tutmaya devam etmektedir. 1991 ve 2003 yıllarındaki Körfez Savaşları, akabinde 2011 yılından beri Suriye’nin boğuştuğu iş savaş, Türkiye ve iki komşu ülke arasındaki suya dayalı anlaşmazlığı uzunca bir süre erteledi ve Türkiye lehine bir denge durumu ortaya çıkardı. Ancak bu denge durumu mütemadiyen bu şekilde devam edemez. Önümüzdeki dönemde Orta Doğu’daki barış ve güvenliği tehlikeye atacak en önemli mesele, su sorunu olacaktır.

Kaynak

Kıran,Abdullah. Orta Doğu’da Su. İstanbul: Kitap Yayınevi, 2005.

Abdullah Kıran

Muş Alparslan Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Başkanlığını yapıyor. Muş’ta yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...