02 July 2024

Aşırı sağın yükselişi ve Avrupa Birliği’nin geleceği

Avrupa Birliği hangi ortak aklın üzerinde inşa edilmişti? Aşırı sağ Avrupa’da neden yükseliyor? Avrupa Parlamentosu seçimleri AB’yi nasıl şekillendirecek?

1950’de Fransız Dış İşleri Bakanı Robert Schuman öncülüğünde Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve Hollanda arasında imzalanan “Avrupa Kömür ve Çelik Anlaşması”, Avrupa bütünleşmesinin ilk adımlarının atılmasını sağladı. Robert Schuman’ın öncülüğünde temeli oluşturulan Avrupa Birliği Topluluğu zaman içerisinde üye sayılarını arttırmaya yönelik önemli girişimlerde bulunarak genişleme stratejisini uygulamaya koyacaktı. 1981’de Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun inşa edilmesiyle ortaya çıkan ortak pazar hedefi, “Avrupa Tek Senedi” çatısı altında lanse edildi. Bu durum üye ülkeler arasındaki tek pazar modelinin inşa edilmesini, birçok alanlarda iş birliği alanlarının genişlemesini ve birlik içerisindeki koordinasyonun arttırılmasına yönelik önemli bir girişim olarak kayıtlara geçecekti. 

AB içerisinde derinleşme sürecini başlatan Avrupa Tek Senedi sonrasında, ikinci derinleşme süreci 1992’de imzalanan “Maastricht Antlaşması” ile tamamlandı. Maastricht Anlaşmasıyla siyasi temellerini atılan Avrupa topluluğu, kendi içerisindeki kurumlarını güçlendirerek geniş yetkilere sahip oldu ve AB kimliğini kazandı. 1997’de imzalanan “Amsterdam Anlaşması” ile derinleşme sürecinin üçüncü aşamasına geçiş yapılacaktı. Avrupa Birliği (AB) yetkisine bırakılan politikalar arttırıldı. 2001’de yürürlüğe giren ve derinleşme sürecinin diğer aşaması olan “Nice Anlaşması” ile kurumsal yapı güçlendirildi, karar alma mekanizmaları yeniden gözden geçirildi. Yedi yıl süren müzakereler sonrasında, 2007’de yürürlüğe giren “Lizbon Anlaşması” ise derinleşme sürecinin son aşaması olarak kayıtlara geçecekti. ABD’nin o dönemde ihtiyacı olan güçlü Avrupa topluluğu, transatlantik ittifakın da daha güçlü olmasına önemli katkı sağladı. ABD öncülüğünde inşa edilen AB, Soğuk Savaş döneminde Doğu Blok’u karşısında dengeleyici rol oynarken savaş sonrası dönemde de transatlantik ittifak ağının devamlılığına da önemli katkı sağladı.

Küresel dünya düzeninin aşırı sağın yükselişine olağan etkisi

1970’li yıllarda küreselleşmenin artan önemiyle devletin piyasa içerisindeki etkisi azaltıldı, özelleştirmeler teşvik edildi ve vergi oranlarında da önemli düşüşler meydana geldi. Devletin piyasalar üzerindeki etkisinin azalması, serbest pazar ekonomisinin önünü açacaktı. Devletin etkinliğinin küçültülmesi daha az sosyal hizmet sağlamasını beraberinde getirdi. Bu durum ülke içerisinde yoksul olan sınıfın aleyhinde sonuçlar doğuracaktı. 1979’da ortaya çıkan petrol krizi ekonomik durgunluğu artırdı ve ardından gelen kur krizleri Avrupa’nın parasal çabalarında yine başarısız olmasına neden oldu. Küreselleşmenin artan etkisiyle Avrupa sanayisi içerisinde orta sınıfın güç kaybetmesi, Asya’nın en büyük rakip pazar olarak yükselişi ve bireylerin refah düzeyinde görülen azalma ciddi sosyal ve sınıfsal sorunları ortaya çıkardı. 1980’li yıllarda Avrupa’da yaşanan dönüşümlerin ideolojik veya siyasi nedenlerle değil, daha çok dünyada küreselleşmenin artan etkisiyle ülkelerin değişen konjonktürüne uyum sağlama yönünde artan çabası olarak görülüyor.

AB bütünleşme tarihçesinde yaşanan art arda krizlerin nedeni, temelde siyasi olmaktan çok ekonomik nitelikte taşır. Örneğin 2008’de ortaya çıkan finansal kriz ise neredeyse bütün Avrupa’yı etkiledi, orta sınıf gruplarında sosyo-ekonomik anlamda önemli sorunlar ortaya çıkardı. 2008 ekonomik krizi sonrasında Avrupa içerisinde artan rekabet baskıları karşısında sosyal koruma ve refah devletlerini devam ettirme konusundaki ülkeler üstün bir performans gösteremediler. ABD’nin uluslararası piyasalar üzerindeki hâkimiyetini kaybetmesi, en büyük ticaret partneri olan AB ülkelerinde ekonomik gelişimlerini sekteye uğratacak ve ülke içerisinde çeşitli ekonomik sorunları ortaya çıkaracaktı. 2008 ekonomik krizi, AB üyelerinin ekonomik büyümesinin artık tamamen iç piyasaya bağlı olmadığını, uluslararası piyasanın da temel alındığını gösteriyor. Özellikle İspanya, Yunanistan, İtalya ve Portekiz, küresel anlamda durgunluk yaşayan ülkelerin başını çekti. 2008 küresel finansal krizinden sonra Avrupa içerisinde yaşanan ekonomik sorunlar belirgin hâle gelecekti. Avrupa içerisinde ulusal milliyetçilik, kendi kendine yetebilme veya yabancı düşmanlığı gibi önemli başlıklar uluslararası siyasette prim kazanmaya başladı.

Ekonomik alanda güvensiz ve istikrarsız ortam

Küreselleşme sonrası ortaya çıkan adaletsiz sermaye dağılımı, orta sınıfın göç hareketliliğini de arttırdı. Aşırı sağı besleyen başlıca olay ve olgular son on yılda gözlemlenen ekonomik durgunluk ve genç işsizliği, artan şiddet ve terör olayları, göçmen dalgasının dünyayı sarmasıyla tetiklenen milliyetçilik ve popülizm gibi faktörler olacaktı. Aşırı sağ partilerin yükselişe geçmesi ekonomik alanda güvensiz ve istikrarsız bir ortamın oluşmasına yol açtı. Aşırı sağın yükselişinde her ne kadar küresel piyasalarda yaşanan hareketlilik önemli bir rol oynasa da küresel dengelerde yaşanan değişimler, toplumsal, sınıfsal veya kimliksel sorunlar ortaya çıkarabiliyor.

Aşırı sağ veya radikal sağ partilerin yükselişe geçmesinde önemli rol oynayan terör faaliyetleri de küresel dinamiklerin analizinde önemli bir rol oynuyor. Örneğin Avrupa içerisinde yükselişe geçen kimlik ve milliyetçilik kavramı, 11 Eylül terör saldırıları sonrasında yerine İslam sorununa bıraktı. Örneğin 11 Eylül ile Londra, Paris, Madrid, Brüksel ve Almanya’da gerçekleştirilen irili ufaklı terör saldırıları da AB vatandaşlarının Müslümanlara yönelik var olan algısını değiştirdi, güvenlikleştirme politikalarının ivme kazanmasına yol açtı. Beyaz ırkın üstünlüğü, millî değerler, anti-küresel yaklaşım, kimlik kavramları her geçen gün küresel siyaset içerisinde daha fazla önem teşkil etmeye başladı. Sağ radikal gruplar, ulusalcı bir yaklaşım sergileyerek ulus güvenliğini savunuyor ve gelebilecek olası tehditler karşısında popülist söylemlere yönelerek aşırıcılığa kaçıyorlar. Uluslararası yapı içerisinde ayrılıkçı söylemler ile ön plana çıkan sağ partiler yükselişe geçerek iktidar yapılaşma içerisinde söz sahibi olmaya çalışıyorlar.

Birlik ruhu zedeleniyor

Kendi ırklarının, milletlerinin, halklarının mensuplarını başka ırk, millet ve halklardan daha değerli gören kimseler en genel anlamda aşırı sağcı ya da bu eğilimde kimseler olarak görülüyor. Aşırı sağ; demokratik sistemin kurallarını, eşitlik ilkesini, bireysel özgürlüğü ve siyasi aktörlerin tamamının eşit haklardan yararlanmasını reddediyor. Toplumsal hayatta aşırı sağcı davranışlar çok çeşitli şekillerde görünürlük kazanıyor. Aşırı sağcılar, daha çok demokrasi karşıtlığı, yabancı düşmanlığı, milliyetçilik, çoğulculuk karşıtlığı ve İslam düşmanlığına yöneliyorlar. Özellikle Avrupa içerisinde yükselişe geçen aşırı sağ partiler Avrupa Birliği içerisinde birlik ruhunu zedelemeye devam ediyor.  

Fransa, Almanya ve Avusturya seçim sonuçlarına göre aşırı sağ partilerin yükselişi ile ilk sıralarda yer alıyor.  Almanya’da 2013’te kurulan ve bünyesinde aşırı sağcı, ırkçı, Avrupa karşıtı, neo-liberal ve muhafazakâr eğilimler barındıran Almanya için Alternatif Partisi (AfD), 2017 seçimlerinde oyların yüzde 12,6’sını alarak meclise girdi. Almanya’da mecliste ana muhalefet partisi konumunda olan AfD, Almanya’nın 16 yerel meclisinin 14’ünde temsil ediliyor. Hollanda aşırı sağının lideri olan Geert Wilders, Özgürlük Partisi (PPV) ile 2017 yılındaki seçimlerde oylarını önceki seçimlere göre yüzde 5 oranında artırarak yüzde 13,1’lik bir başarı elde etti.

Fransa seçim sürecinde aşırı sağcı Le Pen’in seçim esnasındaki vaatleri ile ABD’de Donald Trump’ın popülist söylemleri arasında büyük benzerlikler bulunuyor. Örneğin Donald Trump yönetiminin, ulusal çıkar kavramı ekseninde aldığı tek taraflı politikaları, yabancı karşıtlığı, “Önce Amerika” sloganı, İslam ve göç karşıtlığı en somut örnekler arasında yer alıyor. Fransa’nın yabancılara yönelik eleştirilerinin ön plana çıkmasının arkasında güçlü bir Fransız medeniyeti yatıyor. Batı ittifakı içerisinde sağ partilerin yükselişe geçmesi İngiltere’nin AB üyeliğinden çekilme yönünde aldığı (Brexit) kararını da hızlandırdı.

Sağ partilerin bütünleştirici olmak yerine ayrıştırıcı ve dışlayıcı bir politika yürütmeleri; sistem içerisindeki iş birliklerinin, uluslararası kurum ve kuruluşların meşruiyetlerinin daha fazla sorgulanmasına yol açtı. 2022’de İtalya’da ilk kez zafer kazanan İtalya’nın Kardeşler Partisi lideri Giorgia Meloni iktidar koltuğuna geçmeyi başardı. İsveç Demokratlar Partisi de oy oranını yüzde 20,5'e kadar yükselterek ülkenin ikinci büyük partisi oldu. Örneğin İspanya’da benzer şekilde aşırı sağ partisi Katalonya sorunuyla hızla yükselişe geçecekti. Katalonya sorunu dışında ülkenin yaşadığı ekonomik kriz ve Avrupa'daki popülizm de Vox'un yükselmesine önemli katkı sağladı.

Avrupa Parlamentosu seçimleri

AB'ye üye 27 ülkede birliğin gelecek 5 yıllık yönetimini belirlemek için 6-9 Haziran'da düzenlenen AP seçimlerinin sonuçları, Avrupa'da uzun süredir güçlendiği gözlemlenen aşırı sağ eğilimi teyit eder nitelikte oldu. Son senelerde ulusal seçimlerde kendini gösteren aşırı sağ, AP seçimlerine damga vurdu. AP seçimlerinin sonuçları, sağ popülist ve aşırı sağcı partilerin birçok AB üyesi ülkede güçlü bir performans sergilediğini gösterecekti. Göçmen ve İslam karşıtı duruşlarıyla Avrupa entegrasyonuna muhalefetleriyle ön plana çıkan bu partiler Fransa, İtalya ve Avusturya'da seçimin galibi olurken; Almanya, Hollanda ve Belçika'da ikinci sıraya yerleşti. Bunun en önemli nedenleri arasında Avrupa Yeşil Anlaşması’na karşı çıkılması, göçün reddedilmesi ve ekonomik güvensizlik gösteriliyor.

Almanya’daki AfD partisi oyların yüzde 15,9’unu alarak 2019’dakinden 4,9 puan daha fazla oy aldı. Bu, partinin kuruluşundan bu yana elde ettiği en yüksek sonuç oldu. AfD, Doğu Almanya eyaletlerinde birinci parti konumuna geldi. Avusturya’da iktidardaki Halk Partisi (ÖVP) de sağ popülistlere karşı zemin kaybetti. ÖVP 10 puanlık bir düşüşle yüzde 24,7’ye gerilerken aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) 8 puandan fazla bir artışla yüzde 25,5 oy aldı. FPÖ ilk defa ülke çapında yapılan bir seçimde en güçlü parti konumuna yükseldi. Le Pen’e seçmenin desteği artarken Macron’un popülaritesi ise gittikçe azalıyor. Ancak son AP seçimlerinde katılım oranı sadece yüzde 50 düzeyinde sınırlı kaldığını da hatırlatmakta fayda var. Bu oran ulusal seçimlerde alışılagelmiş olan yüzde 70 katılım oranına kıyasla oldukça düşük görünüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un aldığı erken seçim kararı ardından parlamento seçimlerinde de aşırı sağın üstünlüğü tescil edilirse bu, Fransa ve AB’nin geleceğini zor günlerin beklediğini gösterir.

Küresel gelişmeler kapsamında, Avrupa’ya komşu olan ülkelerde ortaya çıkan iç savaşlar veya ülke içi çatışmalar sonrasında toplumsal hareketlilik hızla arttı, göç faaliyetlerinde de önemli artışlar görüldü. Toplumsal entegrasyonun sağlanamaması, Euro'nun ve AB kurumlarının geleceğinin daha fazla sorgulanması ve yüksek dozda artan ulusalcılık kavramı Avrupa ülkeleri içerisinde her geçen gün daha fazla ivme kazanıyor. Avrupa karşıtlığının artması, farklılaşan değerler veya ayrıştırıcı faaliyetlerin hız kazanması bütünleşmiş bir Avrupa topluluğunun önünde büyük bir engel oluşturuyor. Ukrayna Krizi sonrasında yaşanan göç hareketliliği, enerji fiyatlarının artması sonucunda ekonomide yaşanan düşüş ve beraberinde gıda fiyatlarının da artış göstermesi Avrupa içerisindeki sağ siyasi trendin yeniden ivme kazanmasına katkı sağlayacak.

Rusya’nın Ukrayna’ya işgali karşısında Avrupa ülkeleri bir birlik olarak ortak bir tavır aldılar, bu seçimler Avrupa Birliği içerisinde birliğin bozulmasına yol açabilir. Özellikle Marine Le Pen’in ağırlıkta olduğu Kimlik ve Demokrasi (ID) grubunun Rusya ile yakınlaşmaya yönelik atacağı adımlar da Avrupa Birliği içerisinde önemli kırılmalara sebep olabilir.  Popülist liderler önemli bir zemin kazansa da yasa dışı göç, terör saldırıları ve ekonomik durgunluktan sorumlu tutulduklarında onlar da popülerliklerini hızlıca kaybedebilirler.  

Aşırı sağın yükselişinin Avrupa Birliği içerisinde bütünleştirici değil, ayrıştırıcı bir rol oynayacağı çok açık. Avrupa Birliği’ni bir arada tutan ortak değerler, liberal sistem, insan hakları ilkesi ve demokratik düzen aşırı sağın popülerlik kazanmasıyla bir dönüşüm içerisine girecek. Avrupa’daki aşırı sağcı ve sağ popülist milletvekillerinin yeni parlamentodaki güçlü varlığının, önümüzdeki beş yıl boyunca AB’nin gündemini ve mevzuatını etkileyecek potansiyele sahip olduğu gerçekliğiyle Avrupa siyasetinde derin bir iz bırakmasını bekleyebiliriz. Küresel dünya düzeni içerisinde Avrupa Birliği genişlemeye, derinleşmeye ve sistem içerisindeki hâkimiyetini devam ettirmeye çalışırken, kendi içerisinde yaşadığı bu değişimin birlik ruhuna yaratacağı tehdittin her daim fakında olması gerekiyor.

Seda Gözde Tokatlı

İzmir Demokrasi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyor. İzmir’de yaşıyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...