Prof. Dr. Nihat Öztoprak: “Divan edebiyatında güzellik üzerinde durulur"
Haberin Eklenme Tarihi: 21.09.2026 10:23:00 - Güncelleme Tarihi: 21.09.2026 10:44:00Sayın hocam, Bâkî dendiğinde akla ilk olarak gazelleri ve Kanunî Mersiyesi gelir. Ancak sizin vurguladığınız üzere Fezâil-i Mekke ve Fezâil-i Cihad gibi çok değerli mensur eserleri de bulunuyor. Bâkî’nin bu derin ilim adamı kimliği, onun şairliğini ve kaza-kader anlayışını nasıl beslemiştir?
Bâkî, Türk edebiyatının Türkçeyi en güzel kullanan, şiirleri sağlam, anlamlı nükteli büyük şairlerindendir. Çok iyi yetişmiş olmasının yanı sıra çok kabiliyetli ve nüktedandır. Gazelde üstattır. Onu genelde şair olarak tanırız. Fakat o aynı zamanda çok büyük devlet adamıdır, devrinde müderris yardımcılığı olarak başladığı çalışma hayatında müderris, kadı, Anadolu ve Rumeli kazaskeri olarak bütün basamakları tırmanmış en son şeyhülislamlığa kadar yükselmiştir. Yani o, bir insanın gelebileceği en üst makama kadar yükselmiştir. Bunun yanında o çok güzel bir Türkçe ile mensur eserler de vermiştir. Fezâil-i Cihad’ı asker kışlalarında Osmanlı’nın son dönemlerine kadar okutulmuştur. Fezâil-i Mekke’si de özellikle hacca gidenlerin mutlaka okuduğu kitaplardandır. Ve tabii ki Meâlimü’l-Yakîn fi Sîreti’l-Seyyidi’l-Mürselîn adlı siyeri çok okunan siyerlerdendir. Dili bugün bile rahatlıkla anlaşılır hâlde olan bu siyerde Bâkî’nin muhakeme kabiliyetini ve ilmi kişiliğini görürsünüz.
Bâkî ilim adamlığı ile devlet adamlığını bir arada başarıyla yürütmüş ve aynı zamanda devrin “sultânu’ş-şuarâ”sı olmuş müstesna bir kabiliyettir. O bu başarısını çalışmasına ve kadere rızasına bağlar. “Baş eğmezüz edâniye dünyâ-yı dûn içün /Allâh’adır tevekkülümüz itimâdımız” diyerek kimseye dünya makamı için baş eğmemiş, yalnızca Allah’a tevekkül etmiş, çalışmıştır. Başına gelen olumsuzlukları “Gül gülsün ağlasın bülbül aceb değül / Zira kimine ağla demişler kimine gül” diyerek tevekkülle karşılamıştır. Bu tevekkül sayesindedir ki o hiçbir hadise karşısında yılgınlığa düşmemiş, yiğit düştüğü yerden kalkar misali tekrar ayağa kalkmasını bilmiş ve mücadele ederek avazesini bu âleme davud gibi salmış, bu kubbeye hoş sadasını baki olarak bırakmıştır.
Ben günümüz bilim adamlarına, sanatkârlarına onun bu hayat felsefesini örnek almalarını tavsiye ediyorum. Özellikle genç şairlerin onun şiirlerine nazire yazarak tekniğinden istifade etmesini şiddetle tavsiye ediyorum.
“Şeyh Gâlib, semaı aşk ile yapılan bir ibadet olarak görüyor”
Şeyh Gâlib divanı üzerine yaptığınız güncel bir çalışmada "semâ ve Mevlevî mukabelesi" tasavvuruna özel bir parantez açıyorsunuz. Gâlib'in şiirlerindeki sema ritüeli, estetik bir unsur olmanın ötesinde okura nasıl bir felsefe sunuyor?
Mevlevi deyince insanların zihnine Mevlânâ, Konya ve sema geliyor. Mevlânâ büyük insan, Konya mübarek yer, sema Mevlevilerin bir gösterisi olarak biliniyor. Elbette Mevlânâ’yı çok iyi tanıyan âlim ve âriflerimiz var. Elbette Konya’nın neden mübarek bir şehir olduğunu, semanın da sadece dönmekten ibaret olmadığını bilenler var. Ancak okumanın rafa kaldırıldığı bu dönemde çoğunluğun algısı ilk söylediğim gibi.
Özellikle sema hakkındaki olumsuz bakış ve bir dönme hareketi, turistik bir gösteri anlayışına karşı cevap olması niyetiyle biz doktora öğrencim Cüneyt Taşanla birlikte “Şeyh Gâlib Divanında Sema / Mevlevî Mukabele-i Şerife Tasavvuru” başlıklı bir çalışma yaptık. Şeyh Gâlib sema hakkında ne söylüyor ve düşünüyor onu ortaya koymaya çalıştık.
Ve gördük ki Şeyh Gâlib; Güneş, Zühre (Venüs), Ay, Felek gibi gök cisimlerinin ve kâinatın dairevi dönüş hareketleriyle kâinatın özü olan insanın semaı arasında ilişki kuruyor. Ona göre kâinattaki her varlığın hareket tarzı kendi etrafında dönmek, yani sema etmektir. Onlar sema ederek Hakk’ı zikrederken Mevleviler de sema ile Hakk’ı zikrediyor. Şeyh Gâlib semaı aşk ile yapılan bir ibadet olarak görüyor. Sema insanın dış dünyadan soyutlanıp yalnızca Allah’ı düşünerek zikretmesine aracı olan bir hareket. Kendinden geçiş ve Hak’ta diriliş hareketidir. Dirilişin sırrıdır. Müslümanların Allah’ın evinin, yani Kâbe’nin etrafında dönüşleri gibi her bir Müslümanın Allah’ın insan içindeki evi olan kalbinin etrafında dönüşü olarak yorumlamıştır.
Gerçekten de insanoğlu, düşüncelere daldığı zaman etrafından kopar, bulunduğu mekânda hem zihnen hem de fiziken hareket eder, dolaşmaya, dönmeye başlar.
“Fatih Sultan Mehmet, on divan sahibi sultandan ilkidir”
Fatih Sultan Mehmet, yani şair Avnî, divan tertip eden padişahlarımızın başında geliyor. Şair Avnî’nin şiirlerine genel olarak baktığınızda, bir cihan padişahının iç dünyasını yansıtan hangi özgün edebî motiflerle karşılaşıyoruz?
Fatih Sultan Mehmet, on divan sahibi sultandan ilkidir. Avnî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Şiir, sultanların iç duygularının dışa vurumudur. Onun şiirlerinde sevinçlerini, üzüntülerini, adalet ve Hak duygularını görürsünüz. O da diğer şairler gibi bir sevgilinin âşığı, kulu, kölesidir. Sevgilinin kaşını, gözünü, yanağını, yüzünü, saçlarını, boyunu vs. konu eder.
Ancak onun şiirlerinden sultan olduğunu hissedersiniz. Bazı ifadeleri için bunu kullansa kullansa bir sultan kullanabilir dersiniz. Sevgili Galata şahı, kendisi ise İstanbul şahıdır. Sehi Bey, onun merdane şiirler yazdığını söyler. Latîfî ise Karaman Beyi için yazdığı hâlâ dillerde dolaşan merdane bir beyti, tezkiresinde onun şiirlerine örnek olarak vermiştir: "Bizümle saltanat lâfın idermiş ol Karamânî / Hudâ fursat virürse ger kara yire karam anı."
Başka bir beytinde de aşk şahı olduğunu, ülkesinin gam sahrası, sancağının ahının ateşi olduğunu ve bunların kendisine yettiğini söyler.
“Metin neşirlerinde şairin veya müellifin bilinçli bir tertip yapıp yapmadığı ciddi bir şekilde araştırılmalıdır”
"Dîvân Neşirlerinde Tertip Üzerine Dikkatler" başlıklı makalenizde Leylâ Hanım Dîvânı örneğinden yola çıkıyorsunuz. Günümüzde divan neşri yapılırken tertip ve tasnif aşamasında araştırmacıların en sık düştüğü hatalar nelerdir?
Evet, sorunuzda da dile getirdiğiniz gibi araştırmacılar bazen divan neşirlerinde metnin tertibini fark etmeyerek veya dikkate almayarak kendilerine göre düzenledikleri görülmektedir. Oysa metin neşirlerinde şairin veya müellifin bilinçli bir tertip yapıp yapmadığı ciddi bir şekilde araştırılmalıdır. Kendi içinde bir mantığı varsa bu hususiyet bizim hoşumuza gitse de gitmese de ona uymak zorundayız. Hatta şairin o tertipten muradını tespit etmeli ve kaydetmeliyiz.
Öyle anlaşılıyor ki her ne kadar divan tertibinde nazım şekilleri gruplar hâlinde verilmiş ise de tertibi oluşturan hâkim hususiyet muhtevadır. Yani umumiyetle divanlar tevhit, nat, din büyüklerine methiye, devlet büyüklerine methiye gibi bilinçli bir sıralama ile başlar ve devam eder. Bu konulu sıralamada nazım şekilleri değişiklik arz edebilir. İşte buna dikkat edilmelidir. Tevhid, münacaat, nat ve methiyeler illa kaside nazım şekliyle yazılmaz. Farklı nazım şekilleriyle de yazılabilir. Şair rübai nazım şekliyle bir tevhit yazmış ve onu eserinin en başına koymuş olabilir. Baştaki o rübaiyi rübailerin yanına almak doğru değildir. Böyle yapılırsa eser ruhunu kaybeder. Nazım şekillerinden ibaret bir metin hâline gelir. Bu şairin sistemini bozmak demektir. Şairin inanç ve kültüründen kaynaklanan sistemini bozma hakkına kimse sahip değildir.
Sadece divanlarda değil, mesnevilerde, mensur eserlerde ve mecmualarda da eser sahibinin kast-ı mahsusa ile oluşturduğu tertibine riayet edilmelidir. Hatta şiirlere bile bir sistemi var mı diye dikkat edilmelidir. Zira şiir muvaşşah (akrostiş), elifname, ebcedname vb. şekilde düzenlenmiş olabilir. Maalesef şiirlere bu gözle bakılmadığı için ciddi tertip hataları görülmektedir.
“Şair tespitinde şimdilik kaydıyla yapay zekâya fazla güvenmemek gerekir”
Eski Türk edebiyatının hafızası olan mecmualarda mahlas sorunları akademisyenleri çok zorluyor. Pervâne Bey Mecmuası örneğinde bu problemleri incelemiş biri olarak, anonimleşmiş veya karışmış mahlasları doğru tespit edebilmek için nasıl bir yöntem izlenmelidir?
Mahlas karışıklığı bilhassa mecmualarda karşımıza çıkmaktadır. Zira mecmualardaki şiirler başka bir eserden alınıp yerleştirilirken şiir umumiyetle birkaç beyit çıkartılarak kısaltılır. Çıkarılan beyitlerin biri bazen mahlas beyti olabilmektedir. Mecmua derleyicisi, mahlas beytini çıkardığını dikkate almadan elindeki kısaltılmış şiirin son beytinden bir mahlas bulmaya çalışır ve hatalı bir kelimeyi mahlas olarak seçer. Mecmualarda bu duruma zaman zaman rastlanmaktadır. Mecmualarda yer alan şiirler, şairin divanında ve diğer eserlerinde yer almıyorsa ona şüpheyle yaklaşmak gerekir. Öyle şiirler için şairin yeni şiirleri diye hemen yazı döşenmemek gerekir. Maalesef işin tefekkür ve araştırma kısmında -yumuşatılmış bir ifadeyle söyleyecek olursak- bazı akademisyenler biraz ihmalkâr davranabiliyor. Sözünü ettiğimiz şiirlerin hemen ilgili şairin bilinmeyen şiiri diye tanıtımını yapmadan önce başkasının olabilir mi diye araştırma yapmak gerekir. Gerçek araştırmacılık burada yatmaktadır.
Bugünlerde şairi bilinmeyen beyitler ve şiirler yapay zekâya soruluyor. Yapay zekâ ise sahip olduğu veriler çerçevesinde cevap veriyor. Klasik Türk edebiyatı metinleri bakımından henüz yeterli kapasiteye sahip olmadığı için yapay zekânın kararları da hatalı oluyor. Şair tespitinde şimdilik kaydıyla yapay zekâya fazla güvenmemek gerekir.
Bu meyanda kitap, şiir, beyit hırsızlığını da dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. Eserin mahlas kısmında yazan doğru mu diye araştırmak gerekir. Öncelikle böyle bir şair var mı? Varsa üzerinde durduğumuz eserinden kaynaklar söz ediyor mu? Bunları sorgulamak gerekir.
“Klasik Türk edebiyatında aşk ve güzellik üzerinde durulur”
Kemâl Paşazâde’nin "Sıfat-nâme"si üzerine kıymetli bir çalışmanız bulunuyor. Bu eser bağlamında düşündüğümüzde, 16. yüzyıl Osmanlı coğrafyasında güzellik ve vasıf kavramları kelimelere dökülürken dönemin sosyokültürel yapısından nasıl etkilenmiştir?
Klasik Türk edebiyatı şairlerine göre insan zübde-i âlemdir yani âlemin özüdür. Maddi yapısıyla küçük âlemdir. Fakat maddeden farklı olarak bir de ruhi yönü vardır ki bu yönüyle de büyük âlemdir. Kâinattaki her özelliğin bir numunesi insanda vardır. İnsandaki her uzuv ve tavır, kâinatta var olan bir şeyi temsil eder ve onun yansımasından ibarettir. Mesela: Buna göre vücuttaki kan, et, deri ve balgam kâinattaki dört unsurdur; kâinat insanın altı cihetine karşılıktır; göz, kulak, ağız ve burun yedi deryadır; yedi kat yer ve yedi kat gök insanın vücudunda birleşmiştir; insan vücudundaki her bir uzuv ve insanın her sıfatı bir gezegen veya burcun karşılığıdır. Kuran-ı Kerim’de de bazı ayetlerde Allah’ın insanı mükemmel, kusursuz, yarattığı hususu dile getirilmiştir. İsra suresi 70. ayette Allah, insanı şan ve şeref sahibi kıldığını, yaratılanlardan üstün kıldığını bildirir.
İşte bu sebeplerden dolayı 16. yüzyıl Osmanlı coğrafyasında, diğer yüzyıllarda da kâinattaki güzelliklerin insanda temsil edildiğine inanılır. Bu dönemlerde insan yaratılışı itibariyle kâinatın en güzel varlığıdır. Hatta insan olup da çirkin olanı yoktur. İnsan ise o güzeldir. Bu bakımdan klasik Türk edebiyatında çirkinlik, kötülük üzerinde durulmaz. Aşk ve güzellik üzerinde durulur. Güzel bakma ve güzel görme bu dönem edebiyatının genel felsefesidir.
"Lâmiî Çelebi’nin şiirleri Emîr Buhârî sayesinde ruh kazanmıştır"
Son çalışmalarınızdan birinde Lâmiî Çelebi Dîvânı’nda Nakşibendi şeyhi Emîr Ahmed Buhârî’nin izlerini sürdünüz. Tarikat pirlerinin divan şairleri üzerindeki himaye ve irşat etkisi, metinlerin yapısını ne ölçüde şekillendirmiştir?
Tezkireci Sehi Bey, Lâmiî Çelebi’nin edebî şahsiyetinin Nakşibendi tarikatına girdikten sonra tekâmül etmeye başladığını söyler. Lâmiî Çelebi de münşeatındaki bazı mektuplarında bildirdiğine göre hayatını iki devreye ayırır: Biri Emîr Şemsüddin Ahmed Buhârî’ye intisap etmeden önce, diğeri intisaptan sonraki dönem. Bunlardan ilkinde o, zaman zaman karmaşık duygular içindedir. İkincisinde ise artık olgunlaşmış ve kendi kimliğini bulmuş bir mutasavvıf ve müelliftir. Divanında yer alan bazı şiirlerinde şeyhi Buhârî’nin örnek davranışları, örnek ahlakı, sohbetleri ve nasihatlarından söz eder. Onlardan istifade ettiğini, onlara uyduğunu söyler. Derviş mürşidinin, talebe hocasının, evlat babasının sırrıdır derler. Lâmiî Çelebi de mürşidi Emir Buhârî hazretlerinden etkilenmiştir.
Bu durum onun şiirlerinin muhtevasını ve üslubunu da şekillendirmiştir. Lâmiî Çelebi’nin şiirlerindeki sohbet, nasihat, sevgi, aşk vb. konularda şeyhinin etkisi açıkça görülür. Daha önce zahir ilimlerle meşgul iken intisaptan sonra “ilm-i ledün” ile meşgul olmaya başlamıştır. Lâmiî Çelebi Allah dostu Emîr Buhârî’ye bağlanmış, sohbetini dinlemiş, hizmetini görmüş ve bu sayede Hz. Mevlâ’ya ulaşmıştır. Bir mısraında bu hususu dile getirerek “Ben Hz. Mevlâ’ya hizmet ve sohbetle ulaştım” der.
Emîr Buharı hazretleri Lâmiî Çelebi için içinde bölümleri olmayan hoş bir kitaptır. Bir mısraında “Şimdi faŝl u bābı yoķ bir ĥoş kitābum var benüm” diyerek onu kasteder.
Diyebiliriz ki Lâmiî Çelebi’nin şiirleri Emîr Buhârî sayesinde ruh kazanmıştır. Şeyhine intisaptan önceki yazdıkları nazm iken, intasaptan sonra şiir olmuştur.
“Hocalık makamı Allah’ın nasibidir, herkese verilmez, kıymetini bilmek gerekir”
"Beyitten Gönüle" programınızda merhum hocanız Prof. Dr. Âmil Çelebioğlu’nun örnek bilim insanı profilini minnetle anıyorsunuz. Yeni nesil akademisyen adayları, Âmil Hoca’nın metin tamiri ve ilmi ahlak konusundaki titizliğini kendi çalışmalarına nasıl aktarabilir?
Âmil Hoca’yı yalnızca hocam olması sebebiyle değil, gerçekten örnek bir ilim adamı ve hoca olduğu için Seyf TV’de iki video ile tanıtmaya çalıştım. Onun akademik titizliği ciddi bilim adamları yetiştirdi. Onun öğrencileri gönülden sevmesi ve ilgilenmesi alanı seven ve başarılı öğretmen ve akademisyenler yetiştirdi.
Günümüz bazı akademisyenleri çalışmalarını yaparken doçentlik dosyasını tamamlama hesabıyla yazılar yazıyor. Puan hesabı yapıyor. Bu çok yanlış bir yaklaşım. Bu düşünce, sayısı çok ama kalitesi düşük eser ve makale oluşmasına sebep oluyor. Oysa akademik çalışmada hedef bir boşluğu hakkıyla doldurmasıdır, hacmi ne olursa olsun ele alınan konunun hakkı verilmelidir. Kıymetli meslektaşlarımla birlikte editörlüğünü yaptığımız Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi ve Divan Edebiyatı Araştırmaları Dergisi’ne gelen bazı yazılar için “Şu hususa da makalende temas etmelisin” dediğimizde bazı araştırmacılar “O konuyu ayrı bir makalede ele alacağım ve makale sayımı artıracağım” şeklinde cevap verdiklerine şahit oluyoruz. Bu çıkarcı yaklaşım ilmî değildir.
Yine günümüzde üniversitelerde hocaların bir kısmının derse girip çıkmakla yetindiklerini görüyoruz. Gençlerin kişiliğinin inşa edildiği bu çağlarda onlara daha yakın olmak böylece onları okumaya ve araştırmaya sevk etmek gerekir. Bu fedakârlık isteyen yaklaşımdan çoğu hocamız kaçıyor, oysa hocalık makamı Allah’ın nasibidir, herkese verilmez, kıymetini bilmek gerekir. İşte bu konularda örnek olması için hocamı anlatmaya çalıştım. O gerçekten iyi bir örnektir.
“Genç edebiyat araştırmacılarının motivasyonu çok düşük”
Eğitimdeki sorunlara duyarsız kalmayıp doktora öğrencilerinin istihdam ve motivasyon sıkıntılarına dair sınavsız öğretmenlik gibi somut çözüm önerileri sunuyorsunuz. Genç edebiyat araştırmacılarının bugün sahada karşılaştığı en büyük yapısal engeli ne olarak görüyorsunuz?
Genç edebiyat araştırmacılarının motivasyonu çok düşük. Aslında dil ve edebiyat üzerine çalışmak isteyen çok gönüllü genç var. Ancak hem yaş itibariyle hem geldikleri seviye itibariyle hiçbir karşılığı yok. Başarı dikkate alınmazsa bir kıymeti kalmaz. Gençlerimiz bunu yaşıyorlar. İlkokul, ortaokul, lise ve üniversiteden sonra yüksek lisans ve ardından da doktora yapmak için gencin hiçbir gerekçesi yok. Bildiğim kadarıyla yüksek lisans yapanlar memurlukta bir kademe kazanıyor, bu kadar.
Benim yaptığım teklifte bu kadar uzun ve meşakkatli eğitim kademelerini aşan birini, bir imtihan daha karşısına çıkarmadan alanlarında öğretmen olarak istihdam etmek. Bu insan daha ne kadar imtihana girsin. Daha ne çalışsın. Doktora seviyesine ulaşarak kendini ispatlamış olan bu insandan artık devletin yararlanması gerekir. Böylelikle ortaöğretimde araştıran, okuyan, kendi alanında donanımlı bir öğretmen istihdam edilmiş olur. Bunun getirisi çok, götürüsü hiç yok.
Ayrıca teklifle ilgili videomda geniş bir şekilde izah ettiğim gibi doktora programlarının canlanmasına yol açacak olan bu uygulama aynı zamanda üniversitelerin uluslararası üniversiteler arasında puanını da yükseltecektir. Uluslararası değerlendirme kuruluşları lisans ve yüksek lisans öğretiminden ziyade doktora mezun sayısına ve onların ödül sayılarına bakıyor ve bunlara puan veriyor.
Maalesef teklif ettiğimiz teşvikler olmadığı için doktora programlarına talepler çok azaldı. Yüksek lisansta yirmi kişinin okuduğu programlarda programın doktorasına onlardan birkaçı zorlanarak başvuruyor. Gerisi ilgilenmiyor. Maddi manevi nefesleri doktoraya gelince kesiliyor. Oysa yüksek lisansa gelen öğrencilerin hemen hepsinin başlarken niyetleri doktora da yapmaktır.