Kim bu Türkler? III: Özbekler

Haberin Eklenme Tarihi: 21.09.2026 13:55:00 - Güncelleme Tarihi: 21.09.2026 13:59:00

Orta Asya denildiğinde zihinde çoğu zaman uçsuz bucaksız bozkırlar, kervan yolları, kubbeli medreseler ve Semerkant’ın mavi çinileri belirir. Bu coğrafyanın tarihini taşıyan topluluklardan biri ise bugün nüfusunun büyük bölümü Özbekistan’da yaşayan Özbek Türkleridir. Ancak Özbeklerin hikâyesi bugünkü Özbekistan Cumhuriyeti’nin sınırlarıyla başlamaz. Bu hikâye Cuci ulusunun bozkır dünyasına, Altın Orda mirasına, Özbek Han dönemine, Deştikıpçak’tan Mâverâünnehir’e uzanan hareketlere ve burada yüzyıllar boyunca oluşan şehirli Türk-İslam kültürüne kadar gider.

Bu tarih, tek bir göçün ya da tek bir hanedanın hikâyesi değildir. Özbek kimliğinin oluşumunda Deştikıpçak’tan gelen Türk boyları ile Mâverâünnehir’in daha önceki yerleşik Türk ve İranî unsurları arasında yüzyıllar boyunca gerçekleşen siyasi, kültürel, ekonomik ve dilsel etkileşimler rol oynar. Bu nedenle Özbek tarihine bakarken bir tarafta bozkırın hareketli siyasi dünyasını, diğer tarafta Buhara, Semerkant, Taşkent, Hîve ve Fergana gibi şehirlerin oluşturduğu köklü medeniyet alanını birlikte görmek gerekir.

Öyleyse bu geniş perspektiften incelemeye siz değerli okurlarla beraber başlayalım, serimizin sorusunu yönlendirerek: Kim bu Özbekler?

Bozkırın içinden çıkan bir Türk topluluğu

Özbek tarihinin erken safhalarından biri Cuci ulusunun oluşumuyla ilişkilidir. Cengiz Han’ın en büyük oğlu Cuci’nin hâkimiyetindeki geniş bozkır alanlarında çok sayıda göçer Türk boyu yaşarken, Moğol unsurlar da zaman içinde bu siyasi yapı içerisindeki Türk topluluklarıyla kaynaşır. Cuci ulusunun batıdaki devamı olan Altın Orda, böylece farklı kökenlerden gelen toplulukların bir arada bulunduğu büyük bir siyasi yapı hâline gelir.

“Özbek” adının tarih sahnesinde belirginleşmesinde Altın Orda hükümdarı Özbek Han’ın önemli bir yeri vardır. Özbek Han’ın 1313-1341 yılları arasındaki hükümdarlığı Altın Orda’nın güçlü dönemlerinden biri olur. Ancak burada tarihsel bir ayrımı korumak gerekir: O dönemde Özbek Han’ın adıyla anılan toplulukları bugünkü anlamıyla modern bir Özbek milleti olarak değerlendirmek doğru olmaz. Modern ulusal kimliklerin ortaya çıkışı çok daha uzun ve karmaşık bir sürecin sonucudur.

Özbek adı, sonraki yüzyıllarda Deştikıpçak’taki çeşitli Türk boylarının siyasi ve toplumsal birliktelikleriyle daha belirgin bir kimlik kazanır. Bu süreçte bozkır dünyasının siyasi gelenekleri ile Mâverâünnehir’in yerleşik şehir kültürü birbirine yaklaşmaya başlar. Özbek kimliğinin tarihsel oluşumu da esas olarak bu karşılaşmaların sonucunda şekillenir.

Bu sürecin önemli dönüm noktalarından biri Ebülhayr Han dönemidir. 1428’de Batı Sibirya’daki Tura Nehri çevresinde Özbek topluluklarının hükümdarı ilan edilen Ebülhayr Han, kısa sürede hâkimiyet alanını genişleterek Seyhun çevresindeki önemli merkezlere ulaşır. Ancak onun ölümünden sonra ortaya çıkan siyasi parçalanma, Özbek boylarının farklı yönlere dağılmasına yol açar. Ebülhayr Han’a bağlı grupların bir bölümünün Moğolistan Hanı İsen Buga’nın yanına gitmesi, ilerleyen süreçte Kazak kimliğinin oluşumunda da önemli bir rol oynar.

15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın başında ise Şeybânî Han sahneye çıkar. Deştikıpçak’tan gelen Özbek gruplarını yeniden bir araya getiren Şeybânî Han, Timurlu siyasi yapısının çözülmekte olduğu dönemde Mâverâünnehir’e yönelir. 1500’lerden itibaren Semerkant ve Buhara çevresinde kurduğu hâkimiyet, Özbek tarihinin bozkır dünyasından Mâverâünnehir’in şehir merkezlerine doğru güçlü biçimde yöneldiği yeni bir dönemi başlatır.

Şeybânîlerden hanlıklara: Özbek siyasi dünyasının parçalanması

Şeybânî Han’ın Mâverâünnehir’de kurduğu hâkimiyet, bölgede Özbek hanedanlarının uzun süreli siyasi varlığının başlangıcını oluşturur. 16. yüzyılda Buhara merkezli siyasi yapı güçlenirken, Hârizm’de Hîve Hanlığı, 18. yüzyılda ise Fergana merkezli Hokand Hanlığı öne çıkar. Böylece Özbeklerin yaşadığı geniş coğrafyada tek bir devlet yerine birbirleriyle rekabet eden birkaç siyasi merkez oluşur.

Buhara Hanlığı, Şeybânî ve Astarhanî hanedanlarının ardından 18. yüzyılın sonlarında Mangıtların hâkimiyetine girerek Buhara Emirliği’ne dönüşür. Hîve Hanlığı Hârizm’de varlığını sürdürürken, Hokand Hanlığı 18. yüzyıldan itibaren Fergana Vadisi’nde güçlü bir siyasi merkez oluşturur. Böylece Özbek siyasi dünyası, ortak kültürel ve dilsel unsurlara rağmen farklı hanedanların yönettiği merkezlere ayrılır.

Bu dönemde bölge siyaseti yalnızca hanlıklar arasındaki mücadelelerle şekillenmez. Safevî İranı ile Mâverâünnehir’deki Özbek siyasi yapıları arasındaki mücadele, Orta Asya’nın güneyindeki dengeleri de belirler. Safevîlere karşı ortak siyasi zemin, Osmanlı Devleti ile Buhara Özbek Hanlığı arasındaki ilişkilerin gelişmesine katkı sağlar. 16. yüzyılda Osmanlıların Özbeklere silah ve askerî malzeme yardımı yaptığı, ilişkilerin özellikle yüzyılın ikinci yarısında daha da geliştiği bilinir. Hac kafileleri, tüccarlar, dervişler ve ilim adamları da bu siyasi ilişkilerin ötesinde İstanbul ile Türkistan arasında kültürel bir dolaşım oluşturur.

Bu dönemde şehirler de gelişmeye devam eder. Buhara, yalnızca siyasi bir başkent olarak değil, ilim, tasavvuf, ticaret ve zanaat merkezi olarak öne çıkar. Semerkant Timurlu mirasının güçlü izlerini taşırken Hîve, Hârizm’in şehir kültürünü korur; Fergana Vadisi ise tarım, zanaat ve ticaretin yoğunlaştığı bir bölge hâline gelir.

Rus hâkimiyeti: Hanlıkların sonu ve yeni bir dönemin başlangıcı

18. ve 19. yüzyıllarda hanlıklar arasındaki rekabet sürerken kuzeyden gelen Rus yayılması Orta Asya’daki siyasi dengeleri değiştirmeye başlar. Rus ordularının bölgeye ilerlemesiyle Taşkent 1865’te Rus hâkimiyetine girer. Buhara Emirliği 1868’de Rusya’nın himayesine girerken Hîve 1873’te Rusya’nın denetimi altına alınır. Hokand Hanlığı ise 1876’da ortadan kaldırılır. Böylece Özbek siyasi dünyasının bağımsız hanlıklar dönemi sona erer.

Rus hâkimiyeti, siyasi sınırların değişmesinden ibaret kalmaz. Demir yolları, yeni ticaret güzergâhları, idari kurumlar ve modern şehirleşme biçimleri bölgenin ekonomik ve toplumsal yapısını dönüştürür. Pamuk üretiminin genişletilmesi ve Rusya merkezli ekonomik ağların güçlenmesi, Orta Asya’nın ekonomik yapısını yeniden şekillendirir.

Bununla birlikte 19. yüzyılın sonlarında bölgede yeni fikirler de dolaşıma girer. Modern eğitim, matbuat ve Avrupa ile Rusya’daki düşünce hareketleri, Orta Asya’daki aydın çevrelerini etkiler. Bu ortam, 20. yüzyılın başında Cedîdcilik olarak ortaya çıkacak kültürel ve eğitim hareketinin zeminini hazırlar.

Cedîdlerden Sovyetlere: Eğitimden millî bilince

20. yüzyılın başında Orta Asya Türklerinin tarihindeki en önemli fikir hareketlerinden biri Cedîdcilik olur. İsmail Gaspıralı’nın fikirlerinden etkilenen Münevver Kârî, Mahmud Hoca Behbûdî ve Abdurrauf Fıtrat gibi isimler, eğitim sisteminin yenilenmesini, modern bilimlerin okutulmasını, matbuatın gelişmesini ve toplumun çağdaş dünyayla bağ kurmasını savunur. Fakat Cedîdcilik, tek başına eğitim alanında bir reform arayışı olarak algılanmamalı. Zira bu reform akımı git gide genişler ve yeni okulların açılması, gazete ve dergilerin yayımlanması, tiyatro ve edebiyatın gelişmesiyle birlikte toplumun kendisini yeniden düşünmesini sağlayan geniş bir kültürel hareket hâline gelir.

Dolayısıyla edebiyat da bu dönüşümün ayaklarından biri olur. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Rus ve Batı edebiyatlarından yapılan çeviriler Özbekçe basında yer almaya başlar. 1910’lu yıllarda yayımlanan gazete ve dergiler yeni şiir, hikâye ve tiyatro anlayışının gelişmesine katkı sağlar. Böylece klasik edebiyat mirası ile modern edebî türler arasında yeni bir bağ kurulur. Ancak Bolşeviklerin bölge üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmesiyle bu kültürel hareketin önündeki alan daralır. Buhara ve Fergana başta olmak üzere farklı bölgelerde Sovyet yönetimine karşı silahlı direnişler ortaya çıkar. “Basmacı Hareketi” olarak adlandırılan bu mücadelede aşiret liderleri, din adamları, aksakallar, Cedîd aydınları ve farklı siyasi çevrelerden isimler yer alır. Enver Paşa’nın 1922’de Buhara çevresinde hayatını kaybetmesi de bu mücadelenin önemli olaylarından biri olur.

1924-1926 yılları arasında Sovyet yönetiminin Orta Asya’da gerçekleştirdiği millî sınırlandırma ise bölgenin siyasi haritasını kökten değiştirir. Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 27 Ekim 1924’te kurulur. Bu yeni sınırlar, tarih boyunca birbirleriyle ekonomik, kültürel ve toplumsal ilişkiler içinde bulunan toplulukları farklı Sovyet cumhuriyetlerinin idari sınırları içine yerleştirir. Böylece bugünkü Özbekistan’ın siyasi sınırlarının önemli bölümü Sovyet döneminde belirlenmiş olur. Özbek kimliği de bu süreçte bir yandan tarihî ve kültürel miras üzerinden yeniden tanımlanırken diğer yandan Sovyet eğitim, ekonomi, dil ve idare sisteminin etkisi altında şekillenir.

Çağatay’dan Özbek Türkçesine: Bir dilin hafızası

Özbek kimliğinin oluşumunu anlamanın önemli yollarından biri de -bu siyasi-kültürel dönüşümün izini de sürerken anladığımız üzere- dil tarihine bakmaktan geçer. Orta Asya’daki yazı dili geleneğinde Çağatay Türkçesi, özellikle Timurlular döneminden itibaren yüksek prestij kazanmış durumdadır. Bu gelenek, daha önceki Doğu Türkçesi ve Hârizm sahasıyla bağlantılı gelişimlerin ardından klasik bir edebî dil niteliğine ulaşır. Bu mirasın en büyük isimlerinden biri Ali Şîr Nevâî’dir (1441-1501). Nevâî, Türkçenin yüksek edebiyat dili olarak gücünü ortaya koyan en önemli şahsiyetlerden biridir. Türkçe ile Farsçanın güçlü bir edebî rekabet içinde bulunduğu bir ortamda eser veren Nevâî, Türkçenin ifade imkânlarını savunur ve sonraki Orta Asya edebiyatlarını derinden etkiler.

Burada Çağataycayı doğrudan modern Özbekçeyle özdeşleştirmemek gerekir. Akademik literatürde dönemler ve dil özellikleri arasında ayrım yapılır. Bununla birlikte Çağatay yazı dili, modern Özbek edebiyatının ve Özbek Türkçesinin tarihsel arka planını anlamak açısından temel bir yere sahiptir. Özbek Türkçesi bugün Türk dilleri ailesinin Karluk kolunda yer alır ve Uygur Türkçesiyle tarihsel yakınlık taşır. Türkiye Türkçesi ise Oğuz grubundadır. Bu nedenle iki dil arasında ortak Türkçe köklerden gelen çok sayıda kelime ve yapı bulunmasına rağmen ses ve biçim özelliklerinde belirgin farklılıklar vardır. Bu farklılıklar, Türk dillerinin farklı coğrafyalarda geçirdiği tarihsel gelişimin doğal sonucudur.

Sovyet döneminde ise Özbekçenin yazı sistemi de birkaç kez değişir. Arap harflerinden Latin alfabesine, ardından Kiril alfabesine geçilir. Bağımsızlık sonrasında da 1993’te Latin temelli alfabenin esasları kabul edilir. Böylece dil hem Sovyet döneminin mirasını hem de bağımsızlık sonrası Türk dünyasıyla yeniden güçlenen kültürel ilişkileri taşıyan çok katmanlı bir hafıza alanına dönüşür.

Nevâî’den Abdulla Kâdirî’ye: Edebiyatın değişen yüzü

Özbek edebiyatının klasik temelleri Çağatay edebiyatına uzanırken modern Özbek edebiyatı 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında yeni bir biçim kazanır. Matbuatın gelişmesi, çevirilerin artması ve Cedîd hareketinin eğitim anlayışı, edebiyatın toplumsal meselelerle daha doğrudan bağ kurmasını sağlar. Mahmud Hoca Behbûdî, Abdurrauf Fıtrat, Abdulla Kâdirî, Süleyman Çolpan ve Hamza Hakimzâde Niyazi gibi isimler bu dönüşümün farklı yönlerini temsil eder. Abdulla Kâdirî’nin romanları (O’tkan Kunlar, Mehrobdan Chayon,…) modern Özbek edebiyatının temel taşları arasında yer alırken Çolpan’ın şiirleri (Bulaqlar, Uyğani̇ş, Tan Sırları, …) birey, toplum ve özgürlük meselelerini edebiyatın merkezine taşır.

Ancak Cedîd kuşağının önemli bir bölümü 1930’lu yıllarda Sovyet tasfiyelerinin hedefi olur. Aydınların tutuklanması ve öldürülmesi Özbek kültür hayatında büyük bir kırılma yaratır. Sovyet döneminde edebiyat devletin ideolojik çerçevesi içinde yeniden düzenlenirken sosyalist gerçekçilik baskın edebî yöntem hâline gelir. Buna rağmen Özbek edebiyatı klasik mirasla bağını tamamen koparmaz. Gafur Gulam, Oybek, Abdulla Kahhar, Erkin Vahidov ve Abdulla Oripov gibi isimler farklı dönemlerde Özbek edebiyatının gelişimine katkı verir. Bağımsızlık sonrasında ise tarih, dil, millî hafıza ve kimlik meseleleri yeniden güçlü biçimde öne çıkar.

Bu edebiyatın önemli özelliklerinden biri, geçmiş ile bugünü birbirinden koparmamasıdır. Timur, Babür, Nevâî, Buhara ve Semerkant gibi tarihî unsurlar modern edebiyatın yeni dünyasında yeniden yorumlanır. Böylece edebiyat, bağımsızlık sonrasında kimliğin tekrar düşünülmesinde de önemli bir kültürel alan hâline gelir.

Çini, kubbe ve şehir: Tarihin mimariye dönüşen hâli

Bir toplumun kimliği, yalnızca siyasi tarihten okunamaz elbette. Bazen sanat, bazen edebiyat, bazen de mimari, bir toplumun geçmişini daha görünür hâle getirir. Özbekistan’ın şehirleri de farklı tarihsel dönemlerin üst üste biriktiği bir hafıza alanı oluşturur dolayısıyla. Örneğin Semerkant’ın Registan Meydanı, Gur-i Emir, Bibi Hanım ve Uluğ Bey Rasathanesi, Timurlu döneminin anıtsal mimari ve bilim anlayışını yansıtır. Büyük kubbeler, yüksek eyvanlar, geometrik bezemeler ve turkuaz çiniler, Orta Asya Türk-İslam mimarisinin en tanınan görsel unsurları arasındadır.

Buhara’da ise medreseler, camiler, türbeler ve çarşılar daha sıkı bir şehir dokusu oluşturur. Zira ticaret ile dinî eğitim burada birbirine bağlanır. Hîve’deki İçan Kale, surlarla çevrili şehir yapısını günümüze taşıyan önemli örneklerden biridir. Bugünün dünyasında da bu kıymet özenle korunmaya çalışılır; keza UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi'nde Buhara’nın tarihî merkezi, Semerkant, Şehrisebz ve Hîve’deki İçan Kale’nin yanı sıra 2026’da listeye alınan Taşkent Modernist Mimarisi de yer alır.

Sovyet dönemine bakıldığında ise mimari dil -her alanda olduğu gibi- yeniden değişir. Geniş bulvarlar, kamu binaları ve modernist şehir planlaması özellikle Taşkent’in görünümünü dönüştürür. Bağımsızlık sonrasında ise tarihî mirasın restorasyonu ve yeni ulusal mimari sembollerin oluşturulması önem kazanır. Bugün Özbek şehirlerini incelediğimizde üç farklı katmanı aynı anda okunabiliriz: Köklü Orta Asya şehir kültürü, Sovyet modernizmi ve bağımsızlık sonrası ulusal şehircilik… Yürürken de adımlarınızın her adımda yüzyılların dokusuna temas ettiğini hissedebilirsiniz; sanat tarihçisi olmanıza bile gerek kalmadan bir toplumun yaşadığı deneyimleri sadece şehre bakarak dahi izleyebilirsiniz.

Makamdan Katta Aşula’ya: Bir toplumun sesi

Özbek kültürünü anlayabilmemiz için toplumun gündelik yaşam pratiklerine, eğlence biçimlerine, melodisine de bakmamız gerekir. Çünkü hayatın ritmi; dile, şehre, düşünceye ve her alana sızmış hâlde kulaklara süzülür. Duyulan müzik de sizi hem tarihin köklü yaşanmışlıklarına hem dilin geçirdiği aşamalara hem de dinlenilen mekânların ruhuna götürür. Keza bu minvalden kulak verdiğimizde müzik, Özbek kültürel hafızasının en güçlü taşıyıcılarından biridir. Peki neler duyarız bu melodik hafızada?

Buhara, Semerkant ve Fergana Vadisi çevresinde gelişen müzik gelenekleri, Türk, İranî, İslami ve yerel kültürel katmanların uzun süreli etkileşimini yansıtan melodilerdir. Ve bunun en güçlü örneklerinden biri Şaşmakam’dır. Mâverâünnehir’in şehir merkezlerinde on yüzyılı aşkın sürede gelişen bu klasik müzik geleneği, vokal ve enstrümantal müziği şiir, makam ve ritim anlayışıyla bir araya getirir. Özbekistan ve Tacikistan’ın ortak kültürel miraslarından olan Şaşmakam, 2008’de UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesi’ne alınır.

Fergana Vadisi’nin Katta Aşula geleneği ise birkaç icracının birlikte söylediği, doğaçlama unsurlar taşıyan ve şiirle güçlü bağ kuran bir müzik biçimidir. Aşk, tabiat, felsefe ve dinî düşünce gibi farklı temaları işleyen Katta Aşula, (bizdeki meşk usulüne benzer şekilde) usta-çırak ilişkisiyle kuşaktan kuşağa aktarılır ve 2009’da UNESCO listesine alınır.

Baksı sanatı da sözlü kültürün müzikle birleştiği başka bir alandır. Destanların müzik eşliğinde aktarılması, Özbek kültürünün sözlü hafızasının önemli unsurlarından birini oluşturur. UNESCO, baksı sanatını 2021’de İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesi’ne dâhil eder. Özbekistan’ın yaşayan mirası müzikle de sınırlı değildir; bu köklü sanat geleneğine baktığımızda Lazgi, palov kültürü, minyatür, atlas-adras dokumacılığı, askiya ve diğer gelenekler de toplumun hâlâ kalbindedir.  Böylece Özbek kültüründe söz, müzik, şehir ve zanaat birbirinden kopuk alanlar olarak değil, aynı tarihsel hafızanın farklı biçimleri olarak karşımıza çıkar.

Sovyetlerden bağımsızlığa: Yeni bir devlet kimliği

Bir toplumun dönüşümünü ve bugününü anlamak için Sovyet döneminde yeniden şekillenen ekonomik-politik yapıya da bakmak gerekiyor. Sovyet dönemi Özbekistan’ın ekonomik ve toplumsal yapısında büyük dönüşümler yaratır. Tarımın özellikle pamuk üretimi çevresinde yeniden örgütlenmesi, sanayileşme, şehirleşme ve eğitim sisteminin yaygınlaşması toplumsal yapıyı değiştirir. Ancak merkezî planlama ve özellikle pamuk üretimine dayalı politikalar ciddi çevresel sorunları da beraberinde getirir. Aral Denizi çevresindeki ekolojik kriz, Sovyet mirasının en ağır sonuçlarından biri olur. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Özbekistan bağımsızlığını ilan eder. İslam Kerimov, 1991-2016 yılları arasında ülkenin ilk cumhurbaşkanı olarak yeni devletin siyasi sisteminin temel aktörü olur.

2016’da Şevket Mirziyoyev’in cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte Özbekistan’ın dış politika ve ekonomi alanlarında yeni bir dönem başlar. Komşu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesi, ekonomik reformlar, dış ticaretin artırılması ve bölgesel iş birliğinin güçlendirilmesi bu dönemin öne çıkan başlıkları arasında yer alır.

Bugünkü Özbekistan’ın nüfusu 1 Nisan 2026 itibarıyla 38 milyon 382 bin 685 kişiye ulaşıyor. Nüfusun yüzde 50,9'u kentlerde, yüzde 49,1'i kırsal alanlarda yaşıyor. Ekonomide tarım önemini korurken altın, bakır, uranyum, doğal gaz, gıda, gübre, tekstil, imalat ve hizmetler gibi alanların ağırlığı artıyor. Dünya Bankası verilerine göre Özbekistan ekonomisi 2025’te yüzde 7,7 büyüdü. Bu büyümede hizmetler, tarım, sanayi, ihracat, özel tüketim ve yatırımlar etkili oldu. Özbekistan’ın küresel ekonomiye daha fazla entegre olma arayışının önemli başlıklarından biri de Dünya Ticaret Örgütü üyeliğidir. Ülke, 2026 içinde üyelik sürecini tamamlamayı hedeflediğini Temmuz 2026’daki çalışma grubu toplantısında yeniden teyit etti. Bütün bu gelişmeler, bağımsızlık sonrası Özbekistan’ın Orta Asya’nın ticaret, ulaştırma, enerji, üretim ve dijitalleşme ağlarında yeni bir konum aradığını gösteriyor.

İstanbul’a uzanan bağ: Özbekler ve Türkiye

Özbekistan’ın tarihini bozkırdan Mâverâünnehir’e, hanlıklardan Sovyet dönemine ve bağımsızlığa kadar izlediğimizde karşımıza çıkan bir başka önemli unsur da bu geniş coğrafyanın Türk dünyasının diğer merkezleriyle kurduğu tarihî bağlar oluyor. Bu bağların en eski ve en güçlü uzantılarından biri ise Anadolu ve İstanbul’a kadar ulaşıyor. Siyasi sınırlar ve devletler zaman içinde değişse de tüccarların, hacıların, dervişlerin ve ilim adamlarının oluşturduğu hareketlilik, Türkistan ile Anadolu arasındaki kültürel temasın sürekliliğini sağlıyor. Özbekistan ile Türkiye arasındaki bağ bu nedenle modern diplomatik ilişkilerden çok daha eskiye uzanır. Daha önce de bahsettiğimiz üzere 16. yüzyılda Osmanlı Devleti ile Buhara Özbek Hanlığı arasındaki ilişkiler, Safevîlere karşı ortak siyasi çıkarlar çevresinde gelişir. Ancak iki coğrafya arasındaki temas yalnızca devletler arası ilişkilerle sınırlı kalmaz. Hac yolları, tüccarlar, dervişler ve ilim adamları İstanbul ile Türkistan arasında sürekli bir insan ve kültür dolaşımı oluşturur.

Bu tarihî hareketliliğin İstanbul’daki somut izlerinden biri de Özbekler Tekkeleri olur. Kadırga’daki Özbekler Tekkesi 1692-1693 yıllarında Orta Asya’dan gelen Nakşibendî dervişler için kurulurken, Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi 1753’te Orta Asya’dan gelen seyyah dervişlerin barınması amacıyla kurulur ve sonraki yıllarda genişler. Özellikle Sultantepe’deki tekke, İstanbul ile Buhara, Semerkant, Kaşgar ve diğer Orta Asya merkezleri arasında sosyal ve kültürel bir köprü hâline gelir. Tekke çevresinde dervişler, ilim insanları, hattatlar, sanatçılar ve musikişinaslar bir araya gelir. Böylece Özbeklerin İstanbul’daki varlığı yalnızca dinî bir kurum üzerinden değil, Türkistan ile İstanbul arasında yüzyıllar boyunca süren kültürel etkileşimin somut bir parçası olarak okunabilir.

Bu tarihî bağın en dikkat çekici sayfalarından biri Millî Mücadele döneminde açılır. İstanbul’un işgali sonrasında Anadolu’ya geçmek isteyen asker, aydın, bürokrat ve Millî Mücadele yanlılarının şehirden çıkarılması için oluşturulan gizli güzergâhlarda Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi önemli bir merkez hâline gelir. Tekkenin postnişini Şeyh Atâ Efendi’nin Karakol Cemiyeti ile ilişkisi, tekkenin bu faaliyetlerde kullanılmasını sağlar. Akademik araştırmalara göre tekke, Karakol Cemiyeti tarafından misafirhane, hastane, cephane ve haberleşme merkezi olarak kullanılır; İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek isteyen Millî Mücadele yanlılarının güvenli biçimde hareket etmesinde rol oynar.

Tekke, İstanbul-Anadolu arasındaki Menzil Hattı’nın başlangıç noktalarından biri olur. Silah, cephane ve personelin Anadolu’ya geçirilmesinde kullanılır. İsmet İnönü, Halide Edip Adıvar, Mehmet Âkif Ersoy ve dönemin başka önemli isimlerinin de bu ağ üzerinden Anadolu’ya geçtiği akademik çalışmalarda aktarılır. Şeyh Atâ Efendi’nin 1920’de Ankara’ya geçerek Millî Mücadele’ye katılması, bu tarihî ilişkinin başka bir boyutunu ortaya koyar. Böylece Orta Asya’dan İstanbul’a uzanan kültürel bağ, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde siyasi ve lojistik bir bağlantıya dönüşür.

Bozkırdan geleceğe: Özbekistan ve Türkiye arasında yeniden kurulan bağ

Özbeklerin hikâyesi, bir topluluğun tek bir tarihe sığdırılamayacağını gösteriyor. Cuci ulusunun bozkır dünyasından Özbek Han’a, Ebülhayr Han’dan Şeybânîlere, Timurlu mirasından Buhara, Hîve ve Hokand hanlıklarına, Rus hâkimiyetinden Cedîd hareketine, Sovyet sınırlarından 1991 bağımsızlığına uzanan bu tarih; farklı siyasi, kültürel ve toplumsal katmanların birleşmesiyle oluşuyor. Özbek kimliği bu uzun süreç içinde hem bozkırın Türk mirasını hem Mâverâünnehir’in şehirli ve İslami medeniyetini hem de modern dönemin ulusal deneyimini taşıyor. Semerkant’ın çinilerinde, Buhara’nın medreselerinde, Nevâî’nin Türkçesinde, Şaşmakam’ın makamlarında, Katta Aşula’nın sesinde ve Fergana’nın yaşayan kültüründe aynı tarihsel hafızanın farklı katmanlarını görmek mümkün.

Bugün Özbekistan geçmişinin sembollerini koruyan bir ülke olmanın ötesinde, genç ve büyüyen nüfusu, doğal kaynakları, tarım ve tekstil kapasitesi, gelişen sanayisi, ulaştırma koridorları ve küresel ekonomiye açılma politikalarıyla yeni bir dönem arıyor. 2025’te yüzde 7,7 büyüyen ekonomi ve 2026 itibarıyla 38 milyonu aşan nüfus, ülkenin bölgesel ağırlığının ekonomik boyutunu da ortaya koyuyor.

Türkiye açısından ise Özbekistan’la kurulan bağ, ortak bir kültür ve tarih anlatısından ibaret değil. Türkiye, Özbekistan’ın 16 Aralık 1991’de ilan ettiği bağımsızlığını aynı gün tanıyan ilk ülke oldu; iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 4 Mart 1992’de kuruldu. İlişkiler 2017’de stratejik ortaklık seviyesine yükseltildi, 2018’de Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi oluşturuldu. 6 Haziran 2024’te gerçekleştirilen Konsey toplantısında ise ilişkiler “Derinleştirilmiş Kapsamlı Stratejik Ortaklık” seviyesine çıkarıldı.  Bu yakınlık ticaret, yatırım, enerji, ulaştırma, savunma sanayii, eğitim, kültür ve turizm gibi birçok alana yayılıyor. Geçmişte İstanbul ile Türkistan arasında hac yolları, tekkeler ve ilim çevreleri üzerinden kurulan bağlar, bugün daha kurumsal ve çok boyutlu bir iş birliği ağı içinde yeniden şekilleniyor.

Belki de Özbekleri anlamanın en doğru yolu, onları Orta Asya’nın köklü bir topluluğu olarak görmekten geçmiyor. Özbekleri; bozkır ile şehir, Türkçe ile Çağatayca, medrese ile rasathane, kervan ile modern lojistik hattı, Buhara ile İstanbul, tarih ile gelecek arasında kurulmuş uzun bir bağın taşıyıcıları olarak okumak gerekiyor. Çünkü Özbekistan ile Türkiye arasındaki yakınlık, yalnızca ortak bir geçmişin hatırasına dayanmıyor. Ortak tarih, kültür ve dil akrabalığından beslenen bu ilişki; bugün ticaret, yatırım, eğitim, kültür, ulaştırma ve bölgesel iş birliği alanlarında yeni karşılıklar buluyor. Geçmişte dervişlerin, hacıların ve ilim adamlarının taşıdığı yolların yerini bugün diplomatik mekanizmalar, ticaret koridorları ve kültürel iş birlikleri alıyor. Bozkırdan İstanbul’a uzanan tarihî yol, şimdi geleceğe doğru yeni bir güzergâh kazanıyor.

Kaynaklar

Mehmet Alpargu. “Özbekler”, TDV İslam Ansiklopedisi. 34 (119-121): 2007.

Cemalettin Şahin, Abdullah Muhammedcanov, İsmail Türkoğlu. “Özbekistan”, TDV İslam Ansiklopedisi 34 (117-118): 2007.

Bazarbai Ulukbek Uulu. “Özbeklerin Ulusal Oluşum Tarihi”, VAKANÜVİS- Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi/ International Journal of Historical Researches 8/2 (1968-1986): 2023.

Zebiniso Kamalova. “Özbeklerin Ulusal Oluşumu”, Millî Kültür Araştırma Dergisi 1/2 (160-173): 2017.

Hür Mahmut Yücer. “Üsküdar Özbekler Tekkesi”, Büyük İstanbul Tarihi (277-279): 2020.

Saadettin Yağmur Gömeç, Ayşe Gül Fidan. “Özbek Tarihi ve Kültürüne Bakış”, Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi 4/8 (749-776): 2022.

Farid Rakhimov. “Özbek İsminin Kökeni ve Özbekistan’ın Kısa Tarihi”, Akademik İlim, Fikir ve Sosyal Bilim Dergisi 55 (87-96): 2025.

Timur Vural. “Özbek Müziği”, XI Beynəlxalq Türk Dünyası Araşdırmaları Simpoziumu 11-13 İyun (1167-1174): 2024.

Nürdan Arslan. “Özbekistan’ın Mimaride Kültür Hafızaları ‘Çini Sanatı’”, ERKİN (Ondokuz Mayıs Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Uluslararası Sanat ve Tasarım Araştırma Dergisi) 3/1(11-127): 2025.

Gulrukh Dadakhon Khasan. “Devlet ve Gelenek: Millî Devletten Sovyet Cumhuriyetine Özbekistan”, Düşünce Dünyasında Türkiz 16/1 (57-85): 2025.